ABD ve AB Bu Borç Oranlarıyla Nasıl Büyüyecekler?

debtSon ekonomik kriz 5. yılını doldururken, arka arkaya açıklanan kurtarma paketleri, parasal genişlemelere rağmen hem ABD hem de AB tarafında gittikçe ağırlaşan bir borç sorunu dikkati çekiyor.

Ocak 2012’de GSYH ile kamu borcu 15 trilyon dolara çıktı. Yani borcun GSYH’ya oranı %100’e ulaştı. Üstelik bu rakama devletin dolaylı olarak borçlu olduğu sağlık harcamaları, sosyal güvenlik teminatları gibi kalemler dahil değil. Bunları da eklediğimizde borç rakamı 100 trilyon dolara çıkıyor ki bu rakam dünya ülkelerinin GSYH toplamından daha büyük.

Kamu borcunun artışı, aynı zamanda bütçenin gider bölümündeki borç anapara ve faiz ödemelerini de giderek artırmakta ve borç kâbusu tam bir sarmala dönüşmekte.

Avrupa Birliği’ne üye 28 ülkenin kamu borcunun GSYH’ya oranı, geçen yılın ikinci çeyreği sonunda %84.7 iken 2013 yılı ikinci çeyreği sonunda %86.8’e yükselirken, 17 üyeli Avro bölgesinde 2012 ikinci çeyreği sonunda %89.9’dan 2013 ikinci çeyreği sonunda %93.4 düzeyine yükselmiş durumda.

Maastricht kriterleri, kamu borcunun GSYH’ya oranını %60 ile sınırlandırıyor. Halbuki, bölgenin en büyük ekonomisi olan Almanya’nın borcunun GSYH’ya oranı 2013 ikinci çeyreği sonunda %79.6’ya ulaşmış durumda. Bu oran bölgenin ikinci büyük ekonomisi İngiltere’de %89.6, üçüncü büyük ekonomisi Fransa’da %93.5 ve dördüncü büyük ekonomisi İtalya’da ise %133.3 düzeyinde.

Bölgenin sorunlu ülkelerinden Yunanistan’da borcun GSYH’ya oranı %169.1(önceki dönem %149.2), Potekiz’de ise %131.3 (önceki dönem %118.1) seviyelerine çıkmış durumda.

Bölgenin lokomotifi durumundaki Almanya’nın önünde üç seçenek var:

1.Boğazına kadar borçlu olan güney ülkelerini Avro’dan çıkartmak.

2.Onları çıkaramıyorsa kendisinin Avro’dan çıkıp tekrar DM’a geçmek.

3.Avrupa’nın tüm borcuna kefil olup, güney ülkelerine gelir transferini kabul etmek.

İlk iki madde şu an için uzak ihtimal gibi duruyor. Geriye üçüncü madde kalıyor. Yani Eurobond çıkarmak suretiyle Almanya, Avrupa’nın tüm borçlarına ortak olabilir. Ancak Almanlar mali disiplin kurallarının tamamen uygulanacağını garanti almadan böyle bir saflığa girişmezler.

Kemer sıkmak suretiyle, yani durgunlukla yüksek kamu ve banka borçlarının ödenemeyeceğini iktisat birinci sınıf öğrencisi bile bilir. Ancak, öte yandan, kemerleri gevşettiğinizde de borçlar daha da içinden çıkılmaz bir şekilde büyümeye devam ediyor.

Hadi diyelim ki Yunanistan’a uygulanan haircut’ların yani borç silme operasyonları diğer borçlu ülkelere de uygulandı. Bu bile Almanya ile güney ülkeleri arasındaki makro ekonomik dengesizliği gidermeye yetmez ve bir süre sonra benzer bir sorun yine ortaya çıkar. Çünkü Almanya cari fazla verirken, güney ülkeleri cari açık veriyor. Bu açığın finansmanı, Almanya’nın alacak hanesine yazılarak dengeleniyor. Yani açık veren ülkeler, Bundesbank’a borçlanıyor.

Peki ileride Almanya’nın cari açık, güney ülkelerinin de cari fazla vermesi beklenemez mi? Beklenir elbette. Ancak bu, mandanın söğüt dalına yuva yapması ve yavrusunu sineğin kapmasından bile zayıf bir ihtimal.

Avrupa’nın bu duruma düşmesindeki en büyük etken günümüz finansal anlayışında para=borç ve borç=para denklemi. Bunun yanında Avrupa ülkelerinin aldıkları borçları etkin kullanamamış olmaları da başka bir sebep. Avrupa ülkeleri, aldıkları borçları yatırıma değil, dönemsel harcamaların finansmanına kullandılar. Likidite bolluğundan düşük seyreden faizlerin cazibesine kapılıp, borcu borçla çevirme yoluna gittiler. Reel sektöre yapılacak yatırımların getirisi, finansal piyasaların gerisinde kalınca, finans kuruluşları yüksek faizlerle PİİGS ülkelerine sürekli borç vererek onların borçluluk oranlarının yükselmesine yardım ettiler.

Milli gelirlere bakıldığında Yunanistan 310 milyar dolar, İrlanda 212 milyar dolar, Portekiz 253 milyar dolar, İspanya 1.6 trilyon dolar, İtalya 2.3 trilyon dolar, Almanya’nın ise 3.6 trilyon dolar düzeyinde.

Ekonomik büyüklükleri bu kadar farklı ülkelerin belli bir dengede buluşmaları için farklı maliye politikaları geliştirmeleri gerekir. Ancak Avro bölgesindeki ekonomilerin ulusal para birimleri ve merkez bankaları olmadığı için böyle bir şansları bulunmuyor.

Öte yandan, bu ülkelerdeki krizlerin sebepleri de farklılık gösteriyor. Yunanistan krizinin sebebi kamu sektörüne bağlı olarak ortaya çıkarken, İrlanda’da bankacılık ve emlak sektörünün zayıflığı, Portekiz’de cari açığın aşırı yükselmesi ve bankacılık sektöründeki sorunlar, İspanya’da ise yetersiz iç ve dış talep nedeniyle ekonomisinin daralması ve buna bağlı olarak işsizlik oranının artması, İtalya ve Belçika ekonomilerindeyse kamu maliyelerinin zayıflığı krizi tetikleyici sebep olarak gösterilebilir.

Sonuç olarak adım adım resesyona doğru gidiliyor. Parasal genişlemeler yani Alan S. Blinder’in kitabında bahsettiği gibi müzik devam ettiği sürece hepimiz ritme uyup dansa devam ediyoruz. Ancak müzik durduğunda ne olacağını kimse tahmin edemiyor ya da etmek istemiyor.

@sasgem