Avusturya İktisat Ekolü’nün Felsefi Temelleri

avusturya iktisat okuluAvusturya İktisat Okulu, Alman Tarihçi Okulu’na muhalif olarak ortaya çıkmış ve (Avusturya Okulu’nun kurucusu sayılan) Carl Menger de metodoloji ile ilgili fikirlerini bu rakip grupla mücadele ederken geliştirmiştir. Bu nedenle ve Avusturya Okulu’nun karşı çıktığı hususları daha iyi anlamamızı sağlayacağı için, konuya Tarihçi Okul’un felsefi doktrinlerini inceleyerek başlamak gerekir. Daha sonra Avusturya Okulu’nun kurucuları üzerinde, bilhassa Franz Brentano ve onun izinden gidenlerin bıraktığı, felsefi etkilerin bir kısmını inceleyeceğiz. Brentano, 19. Yüzyıl sonlarının en önemli Avusturyalı filozofudur; ve Aristotle’e geri dönüşü savunmuştur. Bu nedenle, Avusturya Okulu’nun Aristotleyen kökenleri üzerinde durmakta fayda vardır.

Menger’den sonra Avusturya Okulu’nun en önemli ismi, Eugen Böhm-Bawerk, oldukça farklı bir felsefe okulunun, nominalistlerin, tesiri altında kalmıştır. Bu arada, Eugen Böhm-Bawerk’in önemle üzerinde durduğu kavramsal açıklık hususuna da kısaca değineceğiz.

20. yüzyılın en büyük Avusturyalı iktisatçısı Ludwig von Mises, kendini felsefi saldırıların boy hedefi olarak bulmuştur. Mantıksal pozitivist hareket, Mises’in tümdengelimli ya da praxeolojik yaklaşımını acımasızca eleştirmiştir. Viyana grubuna dahil filozoflara göre, bilim ampiriktir. Tümdengelime dayanmayan öncüller kullanmadan, tümdengelim, dünya hakkında yeni bilgiler vermekten uzaktır.

Ancak, Avusturyalıları incelemeye başlamadan önce, entelektüel tarih içerisinde, belirli bir yazarı kimin etkilediğini belirtmenin oldukça zor olduğunu söylemekte fayda vardır. Doktrinler arasındaki benzerlikleri sık sık fark etmemize rağmen, yargıya varmaktan öteye geçemeyiz. Ancak yazarın kim tarafından etkilendiğini açıkça belirttiği durumda, tahmin yapmanın ötesine geçebiliriz. Ne yazık ki burada ele aldığımız mütefekkirler hangi entelektüel akımların tesiri altında kalmış olduklarını nadiren açıkça ortaya koymuşlardır. Bu nedenle de, aşağıdaki belirlemelerimiz akla yatkın oldukları ölçüde geçerlidir. Zira hiçbir tarihsel yorum kesin değildir.

Adolf Wagner, Karl Knies ve Gustav Schmoller de Alman Tarihçi Okulu’na dahildir; ve okulun tesirleri bir çok kişinin sandığının aksine sadece 19. Asır ile sınırlı kalmamıştır. Mesela, Tarihçi Okul ilk dönemlerinin en önemli üyesi olan Werner Sombart 1939’da vefat etmiştir. Bu arada, Sombart’ın aynı zamanda Mises’in arkadaşı ve Ludwig Lachmann’ın da hocası olduğunu belirtelim. Tarihçi Okul’a sempati duymuş diğer bir iktisatçı, Othmar Spann da 1951’e kadar hayatını sürdürmüştür. Spann, kısa bir süre için de olsa Friedrich Hayek’in hocası olmuş: fakat, Hayek daha sonra Spann’ın seminer dersine devam etmemiştir.

Tarihçi Okul’un iktisat ile ilgili görüşleri sadece Avusturya Okulu’nun değil, Klasik iktisadınkinden de farklıdır. Bu grubun üyeleri, iktisat ile ilgili yasaları, hatta arz ve talep yasası gibi temel prensipleri bile reddetmiş; iktisadı, tarihsel ve pratik bir disiplin olarak kabul etmişlerdir.

İktisadı, hane halkı faaliyetlerinin idaresi şeklinde tanımlayan Aristotle’e yaklaşan bir anlamda, devlet idaresinin bilimi olarak görmüşlerdir. Burada Kameralistler adı ile bilinen, 17. Ve 18. Asır Alman merkantilistlerinin geleneklerini sürdürmüşler; bu bakımdan, iktisat teorisinden ziyade, devletin, bilhassa da Prusya devletinin ya da 1871’den sonra Prusya’nın esas kısmını oluşturduğu Alman İmparatorluğu’nun, kudretinin nasıl artırılabileceği ile ilgilenmişlerdir.

Şu ana kadar sergilediğimiz fikirleri kulağa hiç de felsefi temelleri varmış gibi gelmemesine rağmen, gördüğümüz kadarıyla, Tarihçi Okul’un karakteristik doktrinlerinin oluşmasında güçlü felsefi akımların yardımı olmuştur. Okulun üyeleri, bilhassa, 19. Asır başlarının en önemli ve etkili Alman filozofu G. W. F. Hegel’in tesiri altında kalmıştır.

Hegel, iktisat alanında oldukça iyi bir bilgi birikimine sahiptir. Adam Smith dahil İngiliz iktisatçılarını dikkatlice okumuştur; Sir James Stuart en çok beğendiği iktisatçıdır. Hegel, piyasayı reddetmemiş; bilakis, mülkiyet ve serbestçe mübadele yapma hakkının iyi bir toplumun oldukça önemli unsurları olduğunu düşünmüştür(1)

Hegel, otonomi artışının toplumdaki her fert açısından gerekli olduğunu düşünmüştür; bu hususta Immanuel Kant ile aynı fikirdedir. Nitekim, kaderini tayin edebilmesi için, her ferdin, ne şekilde olacağını şahsiyetinin gelişme biçiminin belirleyeceği meziyetlere sahip olması gereklidir. Ayrıca, ferdin birtakım kararlar alması da gerekecektir. Bu hususlarda, serbest mübadele, insanlara tam aradıkları fırsatları elde etme imkânını verecektir. (2)

Bununla beraber, Hegel’in, ne tam etkili olması gerektiğini savunan Avusturyalı anlamda, ne de çoğu Amerikalı iktisatçının düşündüğü şekliyle daha zayıf haldeki bir serbest piyasanın destekleyicisi olduğu söylenemez. Ona göre, sivil toplum içerisinde serbest mübadele mevcuttur ancak, sivil toplum devletin kontrolü altındadır.

Hegel, uygun toplum düzeninin nasıl olması gerektiği hususundaki fikrini geliştirirken, en önemli felsefi doktrinlerinden birisini kullanmıştır. Söz konusu doktrin, Hegel kadar Kant’ın belli başlı felsefi varisleri Johann Fichte ve Friedrich Schelling’i de etkilemiş olan, içsel ilişkiler doktrinidir.

Bu doktrine göre, mevcut olan her şey birbiri ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Daha kesin bir ifade ile, bir ilişki içerisinde olan iki varlık, ilişkinin değiştirilmesi ile birlikte değişir. Çünkü her ilişki, ilişkiden kaynaklanan ve ilişkiye giren tarafların bir parçası haline gelen bir özellik doğurur. (3)

Bir misal ile bu durumu biraz daha anlaşılır hale getirebiliriz. Başkan Bill Clinton’ı tanımadığımızı farz edelim. Bu durumda, onunla karşılaşsam dahi şahsımda herhangi bir değişiklik olmaz. Çünkü, Clinton ile tanışmamış olma halim, özümün bir parçası değildir. En azından sağduyu bunun böyle olduğunu söyler.

Ancak, içsel ilişkiler doktrinini destekleyen biri, böyle bir durumun geçerli olduğunu kabul etmez. Çünkü ona göre, bir varlığın sahip olduğu bütün özellikler önemlidir. Bu bakımdan, Başkan Clinton ile karşılaşmam, sahip olduğum özelliklerin tümünü etkileyecektir. Öyle ise, birbirlerine ne kadar benziyor olsalar da, iki şahıstan, Başkan ile karşılaşmış olanı, karşılaşmamış olandan farklı biri olacaktır.

Daha da ileri giderek, teker teker her bir zerrenin ilişkilerinin bütün evrene yayıldığını söyleyebiliriz. Bu bakımdan, evrendeki her şey diğer şeylerle ilişki halindedir.

Söz konusu içsel ilişkiler doktrininin bilim açısından son derece önemli sonuçları vardır. Her şey birbiri ile ilişki içerisinde olduğuna göre, herhangi bir şey ile ilgili bütün bilgiye ulaşabilmek, her şey hakkında bilgi sahibi olmayı gerektirecektir. Oysa, iktisadın takip ettiği metod, teori ve modelleri kullanarak yol almaktır. Bu metod, belli bir grup faktörü diğer bütün faktörlerle hiçbir bağlantısı yokmuş gibi ele alır.

İçsel ilişkiler doktrinini destekleyenlere göre, söz konusu metod geçersizdir ve bir kısım faktörü diğer her şeyden ayrıymış gibi kabul etmek, sadece yanıltıcı bir tablonun ortaya çıkmasını sağlar. Bunun yerine, iktisatçının, elinden geldiğince iktisatla ilgili her şeyi içerecek tümel bir resme ulaşmaya çalışması gereklidir.

Bu nedenle, iktisadın toplumla ilgili diğer disiplinlerden kesin çizgilerle ayrılmaması ve tarih, siyaset bilimi, ahlâk vb ile birlikte çalışılması gereklidir. Her iktisadi sistem, belli bir toplumun kendiyle özdeşleşmiş özelliklerinin somut bir ifadesi olarak varlığını sürdürür. Toplumun bütününden ayrı çalışılabileceğini ilk baştan farz ettikleri için, iktisadın evrensel yasaları da yoktur. İktisadi yasalar, olsa olsa, belli bazı toplum yapıları için geçerlidir.

İktisat ile diğer sosyal kurumların sıkı bir şekilde birbirine bağlantılı olduğu fikri, Hegel mantığının bir kategorisi olan organik birliğin bir uygulamasıdır.(4) Bir hayvanın uzuvları nasıl birbiriyle bağlantılı, ancak bütün organizma ile bir ahenk içinde çalışıyorsa, Tarihçi Okul’a göre, iktisat da aynen bu şekilde çalışmaktadır.

Hegel, organik birliğin en üst kategori olduğunu düşünmemiştir. Mamafih, ona göre bu, bilimlerde ulaşılabilecek en son mertebedir. Burada, organik birlik tartışmasını sadece iktisat üzerine yoğunlaştırmış olmamıza rağmen, Hegel, bu fikri bir başka yerde çok daha geniş uygulamıştır. Ender olarak çalışma konusu yapılmış olan Encyclopedia adlı eserinin ikinci kitabı Philosophy of Nature’da, Sir Isaac Newton’u eleştirmiştir. Kant, Newton fiziğini ideal ilim olarak görmüştür; ancak Hegel’e göre, Newton teorilerinin temelden bir kusuru vardır. Newton, fiziği, ilmin diğer alanlarından kesin bir şekilde ayırmıştır. Sistemi sadece belli bir varsayımlar setine dayanmaktadır. Buna karşılık Hegel, astronomi yasalarını rakamlar ile ilgili mistik doktrinlerle ilişkilendirmeye çalışan johannes Kepler’i methetmiştir.

Hegel, teoride düşündüklerini pratikte uygulamış ve doktora tezinde, güneş sistemindeki gezegen sayısının yedi olduğunu göstermeye çalışmıştır. Gezegen sayısının yedi olması da tesadüf değildir; bu, içsel ilişkiler doktrini ile ters düşer. Ancak, tez bittikten kısa bir süre sonra, bir başka gezegenin daha bulunması meselenin daha da karmaşıklaşmasına neden olmuş, buna rağmen, Hegel, bütün ilişkilerin gerekli olduğuna dair fikrini, asla yeniden gözden geçirme yoluna gitmemiştir.

Hegel felsefesinin iktisat bilimine doğru giden yolu tıkayan bir başka yanı daha vardır. Şöyle ki, iktisat ve diğer bilimlerin bugün için tasarladıkları yasalar, geçmiş için olduğu kadar, gelecek için de geçerli olmalıdır. Meselâ, bir maldan talep edilen miktardaki bir artışın, diğer şeyler aynı kalırken, malın fiyatında bir artış yaratacağı şeklinde kabul edilen talep yasası, sadece geçmişteki talep artışları için değil, gelecekteki artışlar için de geçerli olmalıdır.

Hegel, geleceğin en azından önemli hususlarda öngörülebilir olduğundan kuşku duymuştur. Ona göre filozof, geçmişin sadece tasvirini yapabilir ancak mutlak ruhun gelecekte nasıl gelişeceğini açıklaması mümkün değildir. Zira, Philosophy of Right adlı eserinin önsözündeki meşhur ifadesinde belirttiği gibi, “Minerva’nın baykuşu, uçuşuna ancak akşam karanlığının çökmesiyle başlar”*.

Bütün bu anlatılanlara rağmen, Hegel’in bizzat kendisinin, bilhassa The Philosophy of History adlı eserinde, tarihsel yasalara varmaya çalıştığı şeklinde bir itiraz yapılabilir. Hakikaten, sırf bu nedenle de, Karl Popper tarafından “tarihsici” olarak damgalanmıştır. (5) Ancak esasında, tarihle ilgili fikri, kendisine atfedilen gelecekle ilgili şüphecilik yaklaşımı ile tamamıyle uyuşmaktadır.

Nitekim, Hegel’in tarih yasası, tıpkı özgürlüğün gelişmesinde olduğu gibi, geçmişin sadece bir tasvirinden ibarettir. Gelecekte ortaya çıkabilecek gelişmeleri önceden tahmin etmeye çalışmamıştır. İleride nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, geleceğin, Dünya Ruhu tarafından belirleneceği söylenebilir. Diyalektiğin son mertebesinin, Mutlak İdea’nın mutlak bilinç düzeyine ulaşması olduğu da doğrudur. Mamafih, bu durum, belli eğilimlerin ve olayların önceden tahmin edilebilmesini mümkün kılmamaktadır.

Bu hususta, Tarihçi Okul ile olan benzerlik açıkça görülmektedir. Sombart gibi Tarihçi Okul’un diğer üyeleri de, tarihsel gelişmenin aşamalarını izah etmeye çalışmışlardır. Bunu yapış şekilleri evrensel yasaların reddedilişi ile oldukça tutarlıdır.

Ancak, burada çizilmeye çalışılan şekliyle, Hegel sisteminin esaslı bir itiraza cevap vermesi gereklidir. Hegel’in, bir iktisat bilimine ters düşecek şekilde, içsel ilişkiler ve gelec eğin tahmin edilememesi gibi felsefi fikirlere sahip olması, onun, bütün bilimlerin bu varsayımlar altında idare edildiğini düşündüğü anlamına gelmemektedir. Zira, bunlar bilimsel değil, felsefi teorilerdir.

Hegel felsefesinin, bir iktisat bilimi ile mantıksal bakımdan tutarsız olmadığı da doğrudur. Fakat, bu felsefenin geniş kitleleler ulaşması ile birlikte, ihtiva ettiği felsefi varsayımlar, bilimsel bir iktisadın gelişmesine mani olacak yönde rol oynamıştır. Tarihçi Okul’un nüfuz etmiş doktrinleri ve bunların Hegelyen benzerlikleri, bunu kanıtlamaktadır. “Tecrit metodu”na Sombart ve diğerleri tarafından geliştirilen eleştiriler, özellikle içsel ilişkiler doktrinine yöneliktir.

Bu arada, yanlış yorum yapılmasına yol açması muhtemel bir hususa dikkati çekmekte yarar var. Burada, Tarihçi Okul mensuplarının kendilerini Hegelyen olarak kabul ettiklerini iddia etmiyoruz. Nitekim, Hegel’in 1831’de ölümünden sonra, felsefesi tesirini kaybetmeye başlamıştır. Buna rağmen, fikirlerinin temel varsayımlarının, Alman entelektüel hayatına nüfuz ettiği bir gerçektir.

Hegel ve Tarihçi Okul arasındaki benzerlikler felsefenin ötesine geçmektedir. Okul tarafından öne sürülen belli bazı iktisadi doktrinler Hegel’in fikirlerini yansıtmaktadır. Şöyle ki, Tarihçi Okul’un kapitalizme karşı yönelttiği temel eleştiri, tarımın ihmal edildiği hususudur. Okul, iktisadi etkinlik hususu üzerinde gereğinden fazla durulması nedeniyle, geleneksel çiftçilik metodlarının artık kullanılmama tehlikesi ile karşı karşıya kaldığını belirtmektedir. Bu bakımdan, piyasa güçlerinin çiftçileri ve işçileri endüstriye kaymaları konusunda zorlaması, tarımda tam anlamda bir gerileme yaşanmasına neden olabilecektir.

Etkinlikte artışlar sağlanması Tarihçi Okul’un çok az ilgisini çekmiştir. Onlara göre, tarım, toplumun temel direğidir ve öyle kalmasının sağlanması gereklidir. Bu fikrin aynısı, Hegel’in Philosoply of Right adlı eserinde de vardır. Burada da tarım, korunması gereken ve parlamentoda da bir çıkar grubu tarafından desteklenen bir değer “değer” olarak görülmektedir.

Daha genel anlamda, Hegel, devleti iktisadi faaliyetleri yönlendiren bir kurum olarak görmüştür. Devletin bir parçası olmamasına rağmen, “sivil toplum”, devletin otoritesi altında kalmaktadır. Bu bakımdan, klasik iktisadın geçerli olduğu farz edilen yasalarının sınırsızca işlemesine izin vermek demek, daha yüksek bir mercii olan iktisattan daha düşük bir mertebeye konmak demektir. Bunun yerine, iktisadın, devletin gücünü artıracak şekilde kullanılması gereklidir.

Tarihçi Okul’un aynı fikirleri savunması tesadüf değildir. Nitekim, Mises, Omnipotent Government adlı eserinde, Alman iktisatçıların 1. Dünya Savaşı’ndan önce, iktisadın, devletin gücünü artırmanın bir aracı olarak kullanılması gerektiğini nasıl savunduklarını detaylı bir şekilde anlatmıştır. Onlara göre, ticaret serbest olmamalı, bilakis devlet tarafından devletin amaçları doğrultusunda kontrol edilmelidir.(6)

Taban tabana zıt olmaları nedeniyle, Avusturya okulu ile Tarihçi Okul arasında iktisat hususunda olduğu kadar felsefi temelde de derin farklılıklar olduğu gerçektir.(7) Mesela, Carl Menger’i etkileyen en önemli filozof Franz Brentano, içsel ilişkiler doktrini dahil, Hegel sisteminin tümünü kararlı bir şekilde reddetmiştir.

19.asrın ikinci yarısı boyunca Viyana Üniversitesi’nde felsefe profesörü olarak çalışan Brentano, Menger’in meslektaşı ve arkadaşıdır. Brentano, hayatının erişkinlik safhasının çoğunu Roma Katolik Klisesine mensup bir rahip olarak geçirmiş, ancak dini bir hususta girdiği bir tartışmanın akabinde, kiliseyi terk etmiş ve profesörlük payesinden feragat etmeye zorlanmıştır.

Din hususunda aldığı eğitim, Brentano’nun Aristotle’e olan yoğun ilgisini daha da artırmıştır. Kant ve Hegel’e itibar etmemiş, onları gerici yobazlar olarak görmüştür. Buradaki amacımız açısından önemli olan husus ise, içsel ilişkiler doktrinini reddetmiş olmasıdır.

Her şeyin içsel olarak birbirine böylesine sıkı bir şekilde bağlantılı olduğuna ve bu nedenle de birbirinden ayrı incelenemeyeceğine inanmamıştır. Bilakis, ona göre zihin, dış dünyadan belirgin bir şekilde ayrıdır. Bu bakımdan, Brentano, daha da ileri giderek, analitik, parçalara ayırarak inceleme yaklaşımını, bilinçaldı faaliyetlerini objelerinden ayırmak suretiyle, zihnin kendisine de uygulamıştır.

Brentano’nun zihin üzerine yaptığı ve belki de en meşhur felsefi çalışması olan Psychology from an Empiricial Standpoint, değerin Avusturya teorisi’nin daha iyi anlaşılmasında hayati bir katkı yapmıştır. Brentano, bu ve daha ufak birçok çalışmasında zihin hususundaki genel fikrini değer kavramına uygulamıştır. Brentano’nun zihne yaklaşımı, zihinle ilgili Rene Descartes’ten beri hemen hemen bütün filozofların sahip olduğu kabulleri yerle bir etmiştir. (Bilhassa karşı olduğu husus, İngiliz empirisistlerin özellikle vurguladıkları bazı hususlardır ve bunlar buradaki amacımız açısından önemsiz oldukları için incelenmeyeceklerdir).

Locke ve Hume’a göre, zihnin algılamaya dayalı faaliyeti esasında otomatiktir. Belli bir obje görüldüğünde, zihne bir idea girer ve zihinde biriktirilen çeşitli idealar, benzerlik yasaları yardımıyla birbirileriyle ilişkilendirilirler. Bu bakımdan, zihnin bağımsız (otonom) bir şekilde çalışma imkanı oldukça düşüktür. Hakikaten, Hume, bir ideanın, kendiliğinden var olan ayrı bir idea olduğu hususunu reddetmiştir. Bu bakımdan, belirleyebildiği tek şey, bir algılar akımın mevcut olduğudur.

Brentano, yukarıda yapılan bu tasviri tümüyle reddetmiştir. Ona göre empirisistlerin “idealar”ını, esasında zihinsel faaliyetler belirlememektedir; daha çok, ortaya çıktıkları kadarıyla, bunlar zihin faaliyetinin objeleridirler. Mesela, bir sandalyeyi düşünürsem, zihnimin faaliyeti, zihnimde bulunan sandalyenin bir resmi değildir. Zihnimin yaptığı şey, bir objeyi düşünmektir. Düşünme de bir faaliyet için kullandığı terim kasıtlılık (intentionality); yani, onun meşhur olmuş ifade şekli ile “zihinsel iz”dir.

Kasıtlılık kavramı önemli olduğu için üzerinde durmakta yarar vardır. Kasıtlı olma durumu, bir objeye yönelik zihinsel bir çaba ya da kavrayıştır ve zihinden objeye doğru giden bir ok şeklinde tarih edilebilir.

Ancak, “obje” hususunda konuşurken bir kavram kargaşasına sebebiyet verdiğimizin de farkındayız. Bu bakımdan, bir kasıtın objesinin, mesela empirisistlerin ideaları gibi bir zihinsel obje olabileceği gibi bir fiziksel obje de olabileceğini belirtmek isterim. Bununla beraber, acaba, kasıtlı eylem, gerçek dünya ile doğrudan temas kurmak amacıyla zihnin “dışına” uzanır mı? Brentano’nun sistemi bu noktada açık olmadığı için, bu, cevap verilmesi zor bir husustur.(8)

Menger, kasıtlılık kavramını iktisadi değer hususuna uygulamıştır. Ancak, değeri , bir obje görüldüğü vakit zihine otomatik olarak gelen bir memnuniyet ya da ıstırap hissi şeklinde algılamamıştır.  Bilakis, Menger’in sisteminde, X’ten hoşlanırım (ya da X’ten hoşlanmam) şeklinde yapılan bir tercih, bir hüküm ifade eder. Söz konusu hüküm, bir tercih eylemidir, düşüncenin kasıtlılığı bir objeyi nasıl kavrıyorsa, bir tercih hükmü de bu sonuca yönelik bir bir “hareket”tir. Biraz daha değişik bir ifade tarzı ile, bir şeyi tercih etmek demek, o şeye değer atfetmek ve sahip olunan değerler ölçüsüne göre o şeyi sıralamak demektir.

Diğer taraftan William Stanley Jevons, bambaşka bir değer anlayışına sahiptir. Değeri, birim cinsinden ölçülebilir şekilde fayda ve tatmine eş saymıştır. Fert, bir obje ile uygun bir biçimde temas kurduğu vakit, bu objenin, ferdin zihninde belli bir sayıda tatmin yarattığını düşünmektedir. Bu bakımdan ferdin, aslında değer biçme faaliyeti ile de alakası yoktur. Daha fazla tatmin birimi yaratan ne olursa olsun daha değerlidir.

Geleneksel iktisat tarihi, Jevons ve Menger’i, Leon Walras ile birlikte “subjektivist devrim”in yaratıcıları olarak sınıflandırır. Oysa, esasında Menger’in, diğer ikisi ile aynı gruba konmaması gerekir. (Walras’ı burada detaylı olarak incelemeyeceğiz: Walras, “değer”i, keyfi olarak belirlenmiş bir birim ya da rakam olarak görme eğilimindedir) Çünkü, aralarında sadece Menger, değer nosyonunu bir yargı şeklinde görmektedir ve bu görüş, Brentano’nun bu konu ile ilgili analizini yansıtmaktadır.

Menger, hiç kuşku yok ki, felsefenin tesirinde kalmış olan tek önemli Avusturyalı değildir. Müridi Eugen von Böhm-Bawerk de çalışmasında felsefi temalar sergilemiştir. O da Menger gibi, Tarihçi Okul’un “evrensel olarak geçerli iktisadi yasalar yoktur” şeklindeki iddiasını reddetmiştir. Sert bir üslupla yazdığı makalesi “Control or Economic Law”da, devletin, iktisadi yasaları görmezlikten gelerek ve sadece hükümranlığına dayanarak kalıcı müreffeh bir ekonomi yaratabilme kabiliyeti olduğu iddiasını eleştirmiştir. Aldığı bu tavırla, bütün ilişkilerin içsel olduğu görüşünü üstü kapalı bir şekilde reddetmektedir, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu görüş, bilimsel yasaların mevcudiyeti ihtimaline imkan tanımamaktadır.

Menger’in aksine, Böhm-Bawerk’in asıl felsefi ilham kaynağı Brentano ve dolayısıyla Aristotle değil, orta çağ filozofu Occamlı William’dır. Bununla birlikte, Böhm-Bawerk’in Occam’dan aldığı doktrinin, ona münhasır olmayıp, Aristotleyen gelenek içerisinde kaldığını belirtmek gerekir.

Üzerinde durulan husus, kavramların algı düzeyindeki kökenlerine, kendi nihai kaynağına kadar izlenilmesi gerektiğidir. Mesela, Hegel Mutlak Ruh’a atıfta bulunursa, Böhm-Bawerk geleneğine sahip bir araştırmacı, “bu kavramın kaynağı nedir?” şeklinde bir soru yöneltecektir. Bunun nereden kaynaklandığını, deneyime dayalı olarak soyutlama yoluyla göstermek mümkün müdür? Eğer mümkün değilse, kavram anlamsız kabul edilip reddedilmektedir.

Bu husus, daha sonra bizi büyük ölçüde ilgilendireceğinden, bu aşamada bir noktayı açıklamakta yarar görüyoruz. Böhm-Bahwerk, her kavramın hislerimiz tarafından doğrudan algılanabilir bir şeyi belirtiyor olması gerektiğini savunmaktadır. İlham kaynağı Occam’ın da, hem dindar bir Hristiyan olmasından, hem de Tanrı’nın algılanmasının mümkün olmamasından dolayı, böyle bir görüşü savunmayacağı açıktır. Esasında bu durum, daha sınırlı bir anlam ifade etmektedir. Bu da, algılanabilir şeylere işaret etmeyen kavramların, algılanabilir şeyleri belirten kavramlardan türetilmesi gerektiğidir.

Bu analiz metodunu kullanarak, Böhm-Bawerk, Tarihçi Okul’un bir çağın ruhunu tarif etmeye ve “yasalar”ın belli kültürler için geçerli olduğunu göstermeye yönelik kafa karıştırıcı çabalarını sonuçsuz bırakmıştır. Böhm-Bawerk’in analiz yaparken hedefi, pratik olmak ve kavramların bilimsel olarak ne gibi kullanımları olabileceğini bulmaya çalışmaktır. Bu bakımdan, felsefesini desteklemeye yönelik olmasa da, izlediği yol, işleyiş şekillerinin tanımlarını bulmaya yönelik modern bilim felsefesindeki arayışlara benzemektedir.

Böhm-Bawerk, berraklığı sağlamaya yönelik Herkülvari çabalarını kavramsal bazda da bırakmamıştır. Diğer iktisatçıların geliştirdiği argümanları nasıl analiz ettiklerine şöyle bir göz atarak içlerindeki mantık hatalarını belirlemek ve böylece yanlış doktrinleri ayıklamak suretiyle doğru analiz şeklini bulmaya çalışma yolunu izlemiştir. İzlediği bu yolun en meşhur uygulaması, Karl Marx’ın iktisadına yönelik olarak yaptığı tahrip edici incelemesidir.

Marx’ın eleştirisine iki ana çalışmasını ayırmıştır: Capital and Interest’te bir bölüm ve Karl Marx and the Close of His System başlıklı ayrıca basılmış bir kitapçık. Bu mükemmel ve detaylı çalışmaları ile Böhm-Bawerk, Marxist iktisadın temel prensibi olan değerin-emek teorisini temelinden sarsmıştır. En çok meşhur olduğu husus ise, Marx’ın emek fiyatlarını kullanmak suretiyle, üretim fiyatlarını açıklamaya muktedir olmadığını göstermesidir. Ancak tabiatı gereği bununla da yetinmemiştir. Biraz önce bahsettiğimiz, transformasyon sorunu adıyla bilinen güçlüğün Marxist iktisadı yıkmaya yetmesine rağmen, Böhm-Bawerk tartışmasını sadece bu hususla sınırlı tutmamış, Marx’ın, değerin emek teorisini türetişindeki hemen hemen her cümlesini didik didik etmiştir.

Şu ana kadar, felsefi akımların, Menger ve Böhm-Bawerk’in iktisat teorisi ile ilgili çeşitli hususları ele alış şekillerini nasıl etkilediğini gösterdik. Ancak, felsefe onları daha geniş konularda da etkilemiştir. Avusturyalıların iktisat metoduna yönelik görüşleri, belirli felsefi doktrinleri yansıtmaktadır.

Bir kere, Menger ve Böhm-Bawerk’in her ikisi de sadece fertlerin eylemde bulunduğu hususunun bilhassa altını çizmişlerdir, bu da onları bir kez daha Hegelyen kökleri ile birlikte Tarihçi Okul’un karşısına çıkarmaktadır. Metodolojik ferdiyetçilik prensibine göre, devletler, sınıflar ve diğer cemaatler bire bir ilişkiler açısından fertler düzeyine indirgenebilirler. Bu bakımdan, “Fransa 1870’te Almanya’ya savaş ilan etti.” gibi bir ifade, belli fertler arasındaki ilişkilerin kısaca ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Bunun böyle olduğu apaçık ortadadır, yoksa, devletin onu oluşturan insanların fertlerinden bağımsız bir şekilde hareket ettiğini düşünmek oldukça garip olur.

Mamafih, bu husus, 19. Asrın sonlarında hiç de böyle sorgusuz sualsiz kabul görmüyordu. Tarihçi Okul, metodolojik ferdiyetçiliği reddetmiş ve bu reddedişte onlara zamanın en önde gelen Alman hukuk tarihçisi Otto von Gierke destek vermiştir. Çok daha sonraki bir dönemde bile, Avusturyalı iktisatçı Othmar Spann, benzer holistik fikirler savunmuştur.

Daha önce kendisinden kısaca bahsettiğimiz Spann, fertlerin ayrı ayrı aktörler olarak kabul edilmesinin, aptallığın daniskası olduğunu düşünmüştür. Ona göre, fertler, karakterlerine şekil veren ilişkiler içerisinde hayatlarını sürdürürler. Bu ilişkiler de, daha fazla analize tabi tutulması mümkün olmayan bir bütün olarak ele alınmalıdır. Günümüzde çok az iktisatçı, bu tür temelsiz fikirlere itibar etmektedir; bunda da , kısmen, Avusturyalıların ferdiyetçilik konusundaki başarılı kampanyasının payı vardır.

Peki, acaba metodolojik ferdiyetçiliğin kökenleri nelerdir? Burada, sanırım, bir kez daha Aristotle’e geri dönmemiz gerekir. Nicomachean Ethics adlı eserinde, ferdi insan eylemi üzerinde önemle durmuştur. Daha kuramsal bazda, her bir maddenin metafizik içerisindeki rolü üzerinde de durabiliriz, ancak bu hususun daha fazla açılması bizi konumuzun çok dışına çıkaracağından bu yola gitmeyeceğiz.(9)

Bir diğer Aristotleyen tema daha Avusturyalılar üzerinde büyük tesir bırakmıştır ve bunu belgelere dayanarak kanıtlamak daha kolaydır. Avusturya iktisadının Mises’te zirveye ulaşan karakteristik metodu, tümdengelim (deduction) metodudur. Bu metoda, (mesela “insan eylemde bulunur” gibi) belli bir aksiyonla işe başlanır ve ilave birkaç önerme yardımıyla, insan davranışı ile ilgili bütün bilgilere ulaşılır.

Acaba, bu bilim nosyonunun kaynağı nedir? Daha önce bahsettiğimiz gibi, entelektüel tarih içerisinde doğrudan tesirleri belirlemenin oldukça zor olmasına rağmen, bence tümdengelimli bir bilim fikrinin Aristotle’in Posterior Analytics başlıklı eserinde bulunması tesadüf değildir. Aristotle, tam bir bilimin, belli bir aksiyon ile başlaması gerektiğini ve tümdengelimi kullanarak, bütün disiplini parça parça ortaya çıkarması gerektiğini savunur. Bu uğurda, koşullar, sadece ampirik hipotezler kullanılmasını zorunlu kılar ama bu, izlenebilecek tek yoldur. (10)

Tümdengelime dayalı olarak işlemesi gereken ampirik bilim, gerçek bilimin yerini tutmaktadır. Ve ancak Brentano ve diğerlerinin, Aristotle’in söz konusu çalışmasını yeniden canlandırmasıyla birlikte bu metodolojik yaklaşımın Avusturya üniversitelerinde öğretilmesi mümkün hale gelmiştir.

Aristotle, Nicomachean Ethics’te, aşikâr (self-evident) prensiplerin gerekliliği hususunu da tartışmıştır. Bir meseleyi haklı çıkarmak için, normalde bir başka meselenin zikredilmesi yoluna gidildiğine dikkati çekmiştir. Ancak, meselenin bu aşamada bırakılması halinde, görev tamamlanmamış olacaktır. Peki bu durumda başlangıçtaki iddiayı desteklemek için ileri sürülen ididanın doğru olduğu nasıl kanıtlanacaktır? Tabii ki, bir diğer iddia ileri sürülerek, ama bu sürecin bu şekilde sonsuza kadar devam edemeyeceği de açıktır.

Haklı çıkarma sürecine bir ya da daha çok sayıda aşikâr aksiyonla başlanması gerekir. Böyle yapılmadığı takdirde, ileri sürülen bir iddianın geçerli olduğuna dair ortaya atılan sebepler havada kalır. Bu durumda, ya sonsuza kadar gerekçeler sıralanıp durulur, ya da kısır bir döngü içerisinde tartışmaya devam edilir. Burada, Avusturyalıların takip ettiği süreç ile paralellik bir kez daha doğrulanmaktadır. Nitekim, praxeology, ispatına mahal bırakmayan, eylem aksiyonuyla işe başlar.

Burada sıkça yapılan bir hatayı not etmekte yarar görüyoruz. Gerekçeleme hususundaki  geriye dönüş tartışması, tartışmaların her zaman sadece bir aksiyona ulaşana kadar izlenmesi gerektiği anlamına gelmemektedir. Tartışmanın gösterdiği tek şey, en azından bir aşikâr prensibin bir gerekçe zincirine başlanabilmesi için gerekli olduğudur. Bundan başka, tartışmada bu prensiplerin sayısını sınırlayan bir şey yoktur.

Sonsuz sayıda geriye doğru gerekçe sıralamaktan kurtulmak için, tek bir aksiyona ulaşılması gerektiğinde ısrar edilmesi yanıltıcı olabilir. Buradaki  görüş, aşikar olmayan her iddianın gerekçelenmeye ihtiyacı olduğuna göre, diğer bütün iddiaların gerekçe kaynağını teşkil eden temel bir iddianın mevcut olması gerekir şeklinde kısaca ifade edilebilir. Bu, “herkesin bir babası olduğuna göre, birisi herkesin babasıdır” görüşüne tekabül eder. Bunun da yanlış olduğu apaçıktır.

Bir meselenin aşikar olduğunun iddia edilmesi, bu meseleyi destekleyecek kesinlikte bir psikolojik tecrübeye gönderme yapıldığı anlamına gelmez. Böyle bir gönderme yapılması ise aslında meselenin aşikar olduğunu iddia etmemek anlamına gelir çünkü, bu durumda meselenin kanıtı bir başka şeye –psikolojik tecrübeye- bağlı olmaktadır. Bir iddianın aşikar olduğunun, birdenbire, Gestalt psikolojisi tarzında bir “a-ha!” tecrübesi yaşanarak anlaşılıp anlaşılmadığının ise konuyla bir ilgisi yoktur.

Bu nokta önemlidir çünkü çağdaş hermeneutisitler, bazen praxeologynin aşikar aksiyonlarının aslında sadece belirli bir grup tarafından kabul edilen prensipler olduğunu iddia ederler. Bu yaklaşım biraz önce ele aldığımız psikolojik yanlış anlamanın bir versiyonudur. Zira, belli bir grubun bir idiayı aksiyon olarak kabul edip etmemesi, bir aksiyonun aşikar olup olmadığı meselesinden farklıdır.

Şu ana kadar, Avusturya iktisadının tümdengelim metodunun Aristotle’den kaynaklandığını iddia ettik. Fakat Avusturya Okulu’nun üçüncü büyük şahsiyeti olan Ludwig von Mises’i ele aldığımızda Aristotle’in hiç sahnede yokmuş gibi gözükmesi, hukuki bir itirazı akla getirmektedir. Bunun yerine, Mises baris bir şekilde neo-Kantçı terminolojiye başvurmaktadır. Bilhassa, Avusturya iktisadının önermelerini, sentetik a priori gerçekler olarak kabul etmektedir. Eylem aksiyonu, hür seçiminin olduğunu varsayar, ancak, Mises’e göre bu sadece bir varsayımdan ibarettir. Mises, farazi dünya ile ilgili olarak hüküm vermeye kalkışmamıştır. Ona göre bir gün, bilimin, katı determinizminin gerçek olduğunu gösterme ihtimalini kimse göz ardı edemez. (Mises burada, fenomenal bir şekilde kesin ancak farzedimden bağımsız olduğumuzu düşünen Kant’ı şaşırtıcı bir şekilde tersine çevirmektedir.)

Bu itirazı yapmamıza rağmen, üzerinde fazla durmayacağız. Hakikaten Kantyen bir dil kullanmasına rağmen, Mises’in argümanları, Kant’ın sistemine dayanmamaktadır. Mesela Mises, “sentetik a priori önerme” deyimini kullandığında, hilafsız doğru ve gereksizce tekrarlanmayan bir önermeye işaret etmektedir. Buna rağmen, Aristotelyen bir yaklaşım izlemeyi tercih edenler, Mises’in terimlerini kolayca kendi diledikleri kullanıma dönüştürme yoluna gidebilirler.

Buradaki amacımız açısından Mises’in asıl önemi, Kantyen kapsamından kaynaklanmaktadır. Daha önemli olan husus, lozofun, Avusturya sistemini gözden düşürecek ciddiyette doktrinler geliştirmiş olmasıdır. Bunlar, Mises’in sistemine yönelttikleri eleştiriler bakımından, onun iktisadına değil, kullandığı tümdengelim metoduna yüklenmişlerdir. Bu bakımdan, Mises açısından ona saldırmış olan filozoflardır. Nitekim, bu saldırılara karşılık verirken Mises, Avusturyalı pozisyonunu daha da geliştirmiştir ve belirginleştirmiştir.

Mantıksal Pozitivistler ya da Viyana Grubu, Viyana Üniversitesi’nde felsefe profesörü olan Moritz Schlick başkanlığında bir araya gelmiştir. Ancak, gruba liderlik etmesine rağmen, Schlick’in fikirleri hiçbir açıdan grubun özelliklerini yansıtmamaktadır. Mesela, kendisi etiğin bir bilim olduğuna inanıyorken, Mantıksal Pozitivistlerin çoğu etikle ilgili iddiaları ampirik açıdan anlamsız bulmaktadır (11).

Grubun felsefi bakımdan muhtemelen en önemli üyesi, aslen Alman olan ancak Viyana’da ikamet eden Rudolf Carnap’tır. İşin komik tarafı, Avusturya Okulu’nun kurucusunun oğlu Karl Menger gibi Ludwig von Mises’in kardeşi Richard von Mises’in de bu gruba dahil olmasıdır. Diğer bir üye, Felix Kaufmann da, Ludwig von Mises’in seminerinin katılımcıları arasındadır. Mamafih, grubun bütün üyeleri gibi, o da Mises’in iktisat metoduna yönelik tümdengelim yaklaşımına şiddetle karşı çıkmıştır.

Grup, başlangıçta çok fazla tesirli değildi. 1920’lerde ve 1930’larda Viyana’da bulunmuş olan Eric Voeglin bir sohbetimizde bana mantıksal pozitivistlerin genellikle eksantrik ve rahatsızlık verici olarak kabul edildiğini söylemişti. Voeglin’in grup hakkındaki bu olumsuz düşüncesi anılarının tesiri altında kalmış olabilir, ancak belirtilmesi her şeye rağmen önemlidir. Grup, Adolf Hitler’in 1933’te iktidarı ele geçirmesinden sonra çok daha etkili hale geldi. Ancak, Almanya’nın 1938 Mart’ında Avusturya’yı kendine bağlamasıyla doruğa çıkan Avrupa’daki siyasi durum, mantıksal pozitivistlerin çoğunu sürgüne gitmeye zorladı. Çoğu, yolculuğunu ABD’de noktaladı ve buradaki önemli üniversitelerde iş buldu. Ve büyük ölçüde mantıksal pozitivistlerin Amerikan felsefesi üzerine bu münasebetle bıraktığı tesir nedeniyle, bugün çoğu Amerikalı iktisatçı raxeology’yi reddetmektedir. Mises’in metodunu modası geçmiş ve skolastik, bilimsel felsefenin prensipleriyle uyumsuz kabul etmektedir.

Mantıksal pozitivizmin esasını, basitçe, bütün ampirik ifadeler, yani dünya hakkındaki ifadeler, test edilebilir olmalıdır şeklinde ifade edebiliriz. Eğer bir ifade test edilemiyorsa, ampirik bir anlamı da yoktur. Burada test edilebilir ya da doğrulanabilir ile pozitivistlerin demek istediği, duyular vasıtasıyla sezilebilir olmaktır. Bu, Viyana Grubu’nun en önemli prensibi olan, meşhur, anlamın doğrulanabilirliği kriteridir.

Doğrulanabilirlik kriterinin kabul edilmesi halinde, Avusturya iktisadının yapısının ciddi bir sıkıntıya düşeceği açıktır. Mises’e göre, ekonominin önermeleri mecburen doğrudur. Fakat, mantıksal pozitivist görüşe göre, mecburen doğru önermeler dünya hakkında bilgi sağlamaz. Sadece, duruma bağlı olarak doğru veya yanlış olan önermeler bilgi içerir. Bu anlayışın kaçınılmaz sonucu şudur: Avusturya ekonomi okulu dünya hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir.

Mantıksal pozitivistler bazı önermelerin doğru olması gerektiğini inkar etmedi. Fakat, yukarıda belirtildiği üzere, bunun Avusturya ekonomisine bir faydası yoktur. Mantıksal bakımdan kaçınılmaz gerçekler, aynı şeyin farklı kelimeler kullanılarak ifade edilmesinden (tautology) başka bir şey değildir yani, bunlar, dünya hakkında yeni bir bilgi ifade etmeyen önermelerdir (12). Değişik kelimelerle aynı şeyin ifade edilmesi durumuna verilecek en iyi misal, bir tariftir. Sıkça kullanılan klasik bir  misal olan, “bir bekar belirli bir yaşın üzerinde olup hiç evlenmemiş olan bir erkektir” ifadesi dünya hakkında hiçbir bilgi taşımamakta, sadece bir tarif vermektedir. Bir tarif, cümlenin birbiri yerine kullanılabileceğini belirtir. Benzer bir şekilde, kesin olarak yanlış olan bir önerme tautology’nin olmadığını ifade eder. Bu bakımdan, bazı bekarların evli olduğunu iddia edersem, hakikatle ilgili yanlış bir iddiada bulunmuş olmam, ama “bekar” ifadesini yanlış kullanmış olurum.

Acaba Avusturya iktisadı, bu sebeplerden dolayı, tahrip edici bir darbe mi almaktadır? Mises kesinlikle böyle olduğunu düşünmemektedir. The Ultimade Foundation of Economic Science’te, Karl Popper’in bilimsel önermeler yanlışlanabilir olmalıdır, iddiasını dikkatlice incelemektedir. Bir pozitivist olmamasına rağmen, Popper, yanlışlanabilme kriteri ile bilimsel ifadeleri bilimsel olmayanlardan ayırmayı amaçlamaktadır.

Mises yukarıdaki izah tarzını dikkate değer bulmamaktadır, “mantıksal pozitivistlerin kullandığı terminoloji kabul edilecek olursa…tecrübe yolu ile çürütülmedikçe bir teori ya da hipotez bilimsel değildir. Böyle düşünüldüğü vakit, matematik ve praxeology dahil bütün a priori teorilerin “bilimsel olmadığı” gibi bir sonuç çıkacaktır ki bu tamamıyla baştan savma bir izah tarzıdır”(13).

Mises’in, doğrulanabilirlik kriterine tepkisinin de aynı olacağı kolayca görülebilir. Praxeology, gerçeğe tümdengelim vasıtasıyla ulaşır. Eğer biri “anlamı”, praxeologynin sonuçlarını ampirik olarak anlamsız kılacak biçimde tarif etmek niyetinde ise, neden boşuna çaba sarfedilsin ki?

Bununla beraber bu cevaba bir karşılık verilmesi şarttır. Mantıksal pozitivistler, kendilerine ait anlam kriterini, grubun eğilimlerini paylaşmayan herhangi biri tarafından reddedilebilecek keyfi bir teklif olarak görmemektedir. Tam tersi pozisyonlarının oldukça sağlam bir şekilde mesnedli olduğunu iddia etmektedirler. Bunda haklılar mı?

Hiç zannetmiyorum. Aslında, kriterin hiçbir değeri de yoktur çünkü her ifade bunun altında doğrulanabilir çıkmaktadır. “P”nin, mesela “bu odada bir sandalye vardır” gibi, ihtilafsızca doğrulanabilir bir ifade olduğunu farzedelim. Sonra da “q”, mantıksal pozitivistlerin anlamsızdır diyerek reddettikleri bir ifade olsun. Bunun güzel bir misali, Rudolf Carnap’ın metafiziğe son verilmesi için çağrıda bulunduğu vakit bununla alay etmek için Martin Heidegger’in (1927) Beign and Time başlıklı eserinden aktardığı “var olmayan var değildir” ifadesidir. Bunun ne anlama geldiğini açıklamaya çalışmayacağım, ancak Carnap’ın bunu neden anlamsız bir ifadenin paradigmal bir misali olarak verdiği kolayca görülebilir.

Doğrulama kriteri bunu bertaraf eder mi? Şaşırtıcı bir şekilde, etmez. P’den p ya da q’yu çıkarsayabiliriz. (Bu adım tartışmalı değildir.) Doğrulanabilir bir önermenin mantıksal bir sonucunun da doğrulanabilir olduğunu kabul edersek (p ya da q) doğrulanabilir. Dahası, eğer p doğrulanabilir ise, p’nin değili de (tersi de) doğrulanabilir, bu prensibin sorgulanması zor görünmektedir. Şimdi, [p’nin değili ve (pe ya da q)]  ifadesini ele alalım. Bu da daha önce çıkarılan sonuçların uygulanması yoluyla doğrulanabilir. Genişletecek olursak, (p’nin değili ve p ya da q)’nun doğrulanabilir olduğunu görürüz. P ve p’nin değili birbirini götürür, q’nun doğrulanabilir olduğu sonucu ortaya çıkar. Açıktır ki, “var olmayan var değildir” ifadesini bertaraf edemiyorsa, doğrulama kriterinin çok fazla bir değeri kalmamaktadır.

Yanlışlama kriteri de pek farklı bir sonuç vermez. Eğer p yanlışlanabilirse, (p ya da q) da yanlışlanabilir. Bir kez daha; Karl Popper’in bunu inanılması güç bir şekilde reddetmesine rağmen, eğer p yanışlanabilir ise, p’nin değilinin de yanlışlanabilir olması gerekir. Doğrulama için yaptığımıza paralel bir argümanla, q’nun yanlışlanabilir olduğu sonucuna varırız.

Bu durumun, prensibin biraz değiştirilmesi yoluyla kolayca üstesinden gelinebilecek bir hile olduğu düşünülebilir. Nitekim, ortaya “doğru” sonuçlar çıkaracak bir kriteri formüle etmeye yönelik çok sayıda teşebbüs yapılmış, ancak şu ana kadar hiçbiri eleştirilere karşı koyamamıştır.

Yine de bazıları prensibin temelde sağlam olduğunu düşünmeye ısrarlar devam edecektir. Bunlara karşı “doğrulanabilirlik kriteri neden kabul edilsin ki?” şeklinde şimdikinden daha az canlı ama daha esaslı bir itiraz getirilebilir. Şüphesiz ki, bunu savunanların, anlamsız oldukları için bertaraf etmek istedikleri ifadelerin gerçekten de anlamsız olduğuna dair bizi ikna etmeye yönelik inandırıcı hususlar öne sürmeleri gerekecektir. Esasında bir tane dahi sunamamaktadırlar. Kriterle ilgili sempatik bir bakış açısıyla verilen belki de en iyi izahı, Carl Hempel’in (1950) Aspects of Scientific Explanation başlıklı eserinde yer almaktadır. Hempel, tartışıldığı dönemlerde kriterle ilgili değişiklikleri ve karşılıkları detaylı bir şekilde açıklamakta, ancak lehte hiçbir fikir sunmamaktadır. Mises tamamıyla haklıdır. Doğrulama kriteri, desteğimizi alamayacak keyfi bir formülasyondur.

Doğrulama prensibini bir kenara bırakmadan önce, buna karşı öne sürülen bir diğer eleştiriden daha söz etmek lazım. Mantıksal pozitivizmin karşıtlarının çoğuna göre, kriter kendi kendini çürütmektedir. Kriterin kendisi ne analitiktir ne de doğrulanabilir. Bu yüzden, kendine uygulandığında anlamsız çıkmaktadır. Polonyalı fenomenolojist Roman Ingarden bu eleştiriyi ileri sürenlerin muhtemelen ilkidir ve bu eleştiri Hans Hoppe tarafından oldukça etkili bir şekilde ortaya konmuştur. Eleştiriyi burada daha detaylı olarak tartışacak değiliz, dikkatlice ele alınması halinde eleştirinin can evinden vuracağını söylemekle yetinelim(14).

Buna göre, söz konusu düşünceler, en azından buradaki amacımız açısından, mantıksal pozitivizmi çürütmektedir. Bunun la beraber, Karl Popper’in çağdaş iktisat metodolojisi üzerindeki büyük etkisi nedeniyle onun pozitivizm versiyonu hakkında bazı belirlemeler yapmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Popper’in, bilhassa yakın arkadaşı Friedrich Hayek’in bir anlamda praxeology’yi terk etmesi ve yanlışlamacılığı adapte etmesine bağlı olarak, Avusturya iktisadı üzerinde bası tesirleri olmuştur. Bu şekilde hareket ederek, Hayek, üniversite günlerinden beri düşüncelerinde mevcut olan pozitivist mizacı tekrar vurgulamıştır. Fikirleri birçok yönden mantıksal pozitivizme benzeyen fizikçi ve filozof Ernst Mach’tan derin bir şekilde etkilenmiştir. Mach, fizikte duyular tarafından türetilemeyen kavramları reddetmiştir. Mesela, Newton’un mutlak devinim doktrinini, ampirik referanstan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul etmemiştir. Aynı zamanda atomizmi de reddetmiştir. Ona göre, atomlar aslında mevcut değildir, sadece bir hipotezdirler.

Hayek’in Machvari eğilimleri, algı hususunu işlediği eseri The Sensory Order’da tüm gücüyle ortaya çıkmaktadır. Ancak, Popper, Hayek’in pozitivizmi bakımından ne suçlanabilir ne de övülebilir. Popper’in yaptığı tek şey, Hayek pozitivizminin iktisada tatbikini mümkün kılmaya yardım etmektir.

Mamafih, bu yaptığım konumuzu aşan bir belirlemedir. Popper’e geri dönersek, temel doktrini ile, doğrulanabilirlik kriterini değiştirmiştir. Dünya hakkındaki anlamlı bir ifadenin ampirik olarak doğrulanabilir olması gerektiğini söylemek yerine, Popper, bilimsel bir ifadenin yanlışlanabilir olması gerektiğini öne sürmüştür. Popper, pozitivistlerle aynı tarafta olduğunu kesinlikle kabul etmemiş ve yanlışlama kriterinin anlamın bir kriteri değil, bilimsel ifadeler için bir test olduğunu vurgulamıştır. En azından ilk senelerde, bilimsel olmayan ifadeler hakkında biraz yer ayırmasına ve son zamanlarda “metafiziksel” ifadelere giderek daha fazla destek vermeye meyilli olmasına rağmen, bunları doğru ya da yanlış olarak telakki etmemiştir. Bu bakımdan, Carnap ve Herbert Feigl’ın, Popper’i bir müttefik olarak görmesi pek şaşırtıcı değildir.

İlk bakışta, bir önerme için “doğrulanailir” yerine “yanlışlanabilir” olmalıdır, demek önemsizmiş gibi görülebilir. Eğer bir önerme doğrulanmamış ise, bunun değili yanlışlanmıştır, eğer bir önerme yanlışlanmışsa, değili doğrulanmıştır. Mesela, “talep eğrisi aşağı doğru sağa eğimlidir” ifadesini ele alalım. Bu doğrulandığı an, değili olan “talep eğrisi aşağı doğru sağa eğimli değildir” ifadesi yanlışlanmış olur.

Dahası, herhangi bir önerme (yukarıda gösterildiği gibi) doğrulanabilir olduğuna göre, herhangi bir önermenin değili de yanlışlanabilir. Bununla beraber, bir önermenin değili de kuşkusuz ki bir önermedir. Öyleyse değili de yanlışlanabilir. Söz konusu  değil başlangıçtaki önermenin aynısı olduğuna göre, herhangi bir önermenin hem doğrulanabilir hem de yanlışlanabilir olduğu sonucuna varırız.

Öyleyse, bu kadar tartışmanın ne anlamı var ki? Esasında, Popper’in yanlışlama kriteri öyle azımsanacak bir şey değildir. Zira tümevarımı reddettiği için, bir önermenin teyit edilmiş olmasının onun doğru olma ihtimalini artırmadığını ifade etmektedir. Bu bakımdan, talep eğrisinin aşağı doğru ve sağa eğimli olduğu kaç kez tespit edilmiş olursa olsun, bu ifadenin doğru olma şansı artmamaktadır. Mises, tipik bir aklı selimle Popper’in bu şüpheciliği ile alakası olmadığını göstermiştir.

Son söz olarak, Avusturya iktisadının gelişiminin her safhasında, felsefenin, baskın olamamakla birlikte, refakatçi bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Ayrıca, Praxeology’nin ana motifi olan, eylem, Avusturya geleneğinden tamamıyla bir Aristotleyen analize tabi tutulmuştur. Netice itibarıyla, Avusturya iktisadı ve gerçekçi bir felsefe adeta birbirleri için yaratılmış gibidirler.

David Gordon

(Tercüme: Necmiddin Bağdadioğlu)

 

(1)Richard Dien Winfield, The Just Economy (NY, Routledge, 1988) başlıklı eserinde Hegel’in iktisadi doktrinlerini ele almakta ve müdafaa etmektedir.

(2)Jeremy Waldron, The Right to Private Property (Oxford, Oxford Uni. Press, 1988) başlıklı eserinde Hegel’in özel mülkiyet hususundaki fikirlerini ayrıntılı olarak incelemektedir.

(3)Brand Blanshard, Reason and Analysis (La Salle, III, Open Court, 1973) s.475

(4)Organik birliğin çağdaş bir Hegelyen tarafından yapılan bir savunması için Errol Harris’in, The Foundations of Metaphysics in Science (NY, Humanities Press, 1965) başlıklı eserinin 279-284 sayfalarına bakınız.

*Minerva, eski Romalıların akıl ve hikmet tanrıçasıdır.

(5)Karl Popper, The Open Society and Its enemies, vol. II (NY, Harper, 1967) s.27-80

(6) Ludwig von Mises, Omnipotent Government (New Haven, Yale Uni. Press, 1944)

(7)Alman Tarihçi Okulu’nu yukarıdaki şekliyle ele almamızda, Ludwig von Mises’in The Historical Settings of the Austrian School of Economics (1969, Auburn, Ludwig von Mises Inst., 1984) başlıklı eserinin tesiri vardır.

(8)Brentano’nun fikirleri David Bell, Husserl (London, Routledge, 1990) adlı eserinde oldukça iyi bir şekilde incelenmiştir.

(9)Aristotle’e kısa mükemmel bir giriş için, Henry Veatch, Aristotle: A. Contemporary Appreciation (Bloomington, Univ of Indiana, 1974) adlı eserine bakınız.

(10)Aristotle tümevarım yoluyla doğru başlangıç prensiplerine ulaşılabileceğine inanır. Bunlar bilimin temelini meydana getirir. Bu husus Terence Irwin, Aristotle’s First Principles (Oxford, Oxford Uni Press, 1988), p.35 başlıklı eserde incelenmiştir.

(11)Bu durum meşhur “etiğin hissi teorisi”dir.

(12)Albert Coffa, The Semantic Tradition from Kant to Carnap: To the Vienna Station (Cambridge, Cambridge Univ Press, 1991) mantıksal pozitivistlerin felsefesi hakkında geniş bilgi vermektedir.

(13)Ludwig von Mises, The Ultimate Foundation of Economic Science ( Kansas City, Sheed Andrews and McMeel, 1977), p.70.

(14)Bu eleştiri yukarıda verilen ilk agümandan kaçınılabileceğini önceden farzeder. Aksi halde, bütün ifadelerin değili doğrulanabilir olduğu için, kriter ispatlanabilir. Pozitivistler bu savunmayı tabii ki hoş bulmayacaktır.