Ekonomik Görünümümüz ve Geleceğimiz

deadcat2008 ekonomik krizinin etkileri ve “teğet geçti, geçmedi” tartışmaları hepimizin hatırındadır.

Gelişmiş ülkeler krizlerini parasal genişlemeyle çözmeye çalıştıklarından, bu eylemin sonucunda yaklaşık on yıldır likidite bolluğu içinde yüzen bir finans dünyası ile karşı karşıyaydık.

Gelişmiş ülkelerde faizlerin sıfıra yakın seyretmesi, yatırımcıları görece daha iyi getiri elde edecekleri gelişmekte olan ülke piyasalarına yönlendirdi.

Bol likidite ve risk algısının yüksekliği, aslında gelişmekte olan ülkeler için bir şanstı.

“Ucuz para” dönemi, ülkemizde de AKP iktidarı dönemine rastladı. Ancak maalesef AKP, uzmanların tüm uyarı ve yol göstermelerine rağmen onları dinlemeyip, üç-beş “saray ekonomisti”nin dalkavukluklarını dikkate alarak bu fırsatı kullanamadı.

Ekonomideki başarısızlığı rakamlarla süslemeye kalkışmak eskiden gelen bir siyaset hastalığıdır. AKP de aynı yola yöneldi.

AKP Döneminde Milli Gelir 3.5 Kat Artmadı Sayın Mehmet Şimşek

Mesela, geçen yıl Mehmet Şimşek “AKP döneminde milli gelir 3.5 kat arttı” demişti. Bu açıklamanın bilimsel bir temeli yok. Milli gelir, bir ülkenin bir yıl içinde ürettiği mal ve hizmetlerin toplamıdır. Mal ve hizmetler fiziki, ancak bunların ölçümü parasaldır. Bu ölçümde de o ülkenin milli parası kullanılır. Milli para birimi ve cari fiyatla yapılan ölçümler sabit fiyata indirgenir ve geçmiş yılla karşılaştırılarak büyüme oranı yüzdesi bulunur. IMF, CIA ve UNDP’nin rakamlarına baktığınızda Mehmet Şimşek’in beyan ettiği büyüme rakamının gerçekle ilgisi olmadığı açıkça ortaya çıkıyor. Örneğin UNDP’nin yayınladığı rakamlara göre ülkemizde 2000-2011 yılları arasında kişi başına milli gelir %32 artmış gözüküyor. 3.5 kat değil, %32…

Aslında bu %32’lik artış rakamı da tek başına bir şey ifade etmez. Biz milli gelirimizi artırırken ötekiler de yerinde saymıyorlar. O halde kıyaslamayı yaparken rakipler ne yapmış ona bakmak asıl olmalıdır.

Türkiye’nin 17. Büyük Ekonomi Oluşu Yeni Değil

Geçenlerde başbakan “Dünyanın 18. büyük ekonomisi olduk. Bundan rahatsız olanlar var” mealinden bir laf etti. AB’yi çıkardığımız zaman Türkiye dünyada 17. büyük ekonomidir.

Peki bu 17.lik yeni bir seviye midir? İşin aslı Türkiye, neredeyse 40 yıldır dünyanın 17. büyük ekonomisi. Özal da bu “dünyanın 17. büyük ekonomisi olduk” lafını çok ederdi.

IMF verilerine göre Türkiye ilk olarak 1976 yılında 17. büyük ekonomi oldu. Üstelik 1979 yılında 16. sıraya yükseldi. 80 darbesi ile 20. sıraya gerileyen Türkiye, 1990’da 18., 1993’te tekrar 17. büyük ekonomiydi. 98’de tekrar 20. sıraya gerileyen ülkemiz, 2000 yılında 18. sıraya yerleşti. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 21. sıraya geriledik ve ancak 2007 yılında tekrar 17. sıraya yükseldik. Yani özetle, kendi krizlerimiz, darbe dönemleri haricinde 17. sıraya demir atmış bir ülkeyiz. Düşsek de çok çabuk bir şekilde o basamağa yerleşiyoruz.

Sanırım ekonomik büyüklük meselesinde, kısa tarihçeye baktığımızda yerinde saydığımız konusunda hem fikiriz.

Şimdi başka rakamlara bakalım.

AKP Ekonomisi Başarılı mı?

Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği tarihten AKP iktidarı başına kadar 42 hükümetin iç, dış borç, özelleştirme ve vergi gelirleri dahil olmak üzere kullandığı rakam toplamı 775 milyar dolar.

AKP’nin on yılda kullandığı rakam ise 2012 sonu itibariyle 1.5 trilyon doları bulmuş. Bu rakamın içinde de iç ve dış borç, özelleştirme ve vergi gelirleri dahil.

Bu 42 hükümetin döneminde büyüme ortalaması %5.1 iken, AKP döneminde büyüme ortalaması %5.

Peki diğer gelişen ve gelişmekte olan 150 ülkenin ortalama büyüme hızı nedir diye sorarsanız cevap %6.6.

1950-2002 arasında Türkiye toplam cari açığı 44 milyar dolar ve cari açık sıralamasında dünyada 41. sıradaydı.

AKP döneminde cari açık 333 milyar dolara çıktı (2012). 2011’de ABD’den sonra hacimsel olarak dünyanın en yüksek cari açığına sahip ikinci ülkesi olduk.

1990’da dünya sanayi liginde 13., 2000’de 15. sıradaydık ve imalat sanayinin milli gelir içindeki payı %18 idi. 2010 yılında dünyanın en büyük 15 imalat sanayi ekonomisi sıralamasından düştük.

1980-2002 döneminde ortalama işsizlik oranımız %8.3 iken, son on yıl ortalaması %10.9.

AKP öncesi bir ailenin her 100 TL gelirine karşı 4.7 TL borcu varken, 2012 verilerine göre her 100 TL için 48 TL borçlu.

OECD’nin Better Life endeksine göre Türkiye 36 ülke arasında sonuncu.

better-life

ILO’nun verilerine göre Türkiye, işsizlik oranının yüksek olduğu ülkelerden. Bazı işsizlik oranları: Makedonya %30, Yunanistan %28, İspanya %27, Yemen %17, İran %13, Fransa %11 ve Türkiye %10 http://www.ilo.org/global/research/global-reports/global-employment-trends/2014/WCMS_233936/lang–en/index.htm …

2012 fiyatlarıyla World Bank verilerine göre Türkiye dünyada $2,54/Litre ile en pahalı benzini kullanan ülke.. http://data.worldbank.org/indicator/EP.PMP.SGAS.CD …

Bloomberg araştırmasına göre 2013 yılı 3.çeyrek fiyatlarına göre ise $2.52/Litre ile Norveç’ten sonra benzinin en pahalı olduğu ikinci ülke. http://www.bloomberg.com/visual-data/gas-prices/20133:Turkey:USD:l …

Ucuz para döneminde Türkiye maalesef “yüksek faiz, düşük kur” politikasını terketmeyerek “sıcak para” ile “tüketerek” büyüyen bir ekonomi oldu. Hatta bazı saray ekonomistleri “1 dolar 1 TL olacak” gibisinden sözler ettiler ve bu politikayı desteklediler. Halbuki ülkeyi yönetenler keşke bizi dinleyip likidite bolluğunu ülke sanayicisini, çiftçisini “katma değeri yüksek ürünler” üretmeye teşvik edecek politikalar geliştirmede kullanabilselerdi. Ama maalesef tren kaçtı.

Peki Bundan Sonra Ne Olacak?

FED’in para musluğunu kısma harekatı, son damla da kesilinceye kadar devam edecek ve para muslukları kapanacak. Yani bol para dönemi sona erecek ve ardından en geç 2015 baharında FED ve BOE(İngiltere Merkez Bankası) sırayla faiz artırımına gidecekler.

Hem para musluğunun kapatılması, hem de faizlerin yükseltilmesi gelişmekte olan ülkelerden (GOÜ) sermaye çıkışını hızlandıracaktır. Gelişen piyasalar endeksi’nde (MSCI) düşüş Ocak’ta %7.2 ile 2008’den bu yana aynı dönemde görülen en sert düşüş olmuştu.

GOÜ, sermaye çıkışını durdurabilmek için her dalga vuruşunda faizleri daha da yükseltmek zorunda kalacaklar. Cari açığımız, işsizlik oranımız, toplam borçluluk oranımız, enflasyon sıkıntımız ile “Kırılgan 5’li”nin en kırılganı olduğumuzu hepimiz biliyoruz.

Faiz Artışı Yeterli Bulunacak Mı?

Kısa vadeli spekülatif yatırımcılar sadece yüksek TL getirisi değil, uzun süreli yüksek getiri isterler. Bir faiz artışının geri dönüşünün normal şartlar altında en az 2 yıl süreceğini (2006’daki gibi) biliyor kısa vadeli spekülatif yatırımcı.

Öte yandan Merkez Bankası ise, faizleri yüksek düzeyde tutup, ipleri kısa vadeli spekülatif sermayenin eline vermek istemiyordu. Sonuçta piyasanın yani para sahibinin istediği oldu ve faizler arttı.

Sıcak paraya mahkum bir ekonomi iseniz, ayakta kalabilmeniz paranın sahiplerini ikna etmenize bağlıdır ve bunun da tek yolu faiz artırımından geçer. Sıcak paraya bağlı bir ekonominizin olması para sahiplerinin suçu değil, sizin tercih hatanızdır. Artan faizler ve sınırlandırılan iç talep ekonomimizi zayıflatacak ve bunun doğal neticesi olarak da bankaların aktif kalitesi bozulacak.

Faiz yükseltimine direnen kırılgan ülke kurlarına karşı spekülatif ataklar olur. Merkez Bankası’nın normal toplantıdan bir hafta sonra (muhtemelen kredi derecelendirme kuruluşlarının notunuzu indiririz uyarısı nedeniyle) gece yarısı apar topar faiz artırımında bulunduğunu unutmayalım. Faizi artırmalı mıyız artırmamalı mıyız tartışmasına girmem. Çünkü mevcut küresel sisteme entegre bir ülkeysen ve vaktiyle tedbirini almamışsan zaten sana faiz artırır mısın ricasında bulunmazlar. Artırmaya mecbur kalırsın ki kaldık da.

Peki bu faiz artışı yeterli olacak mı? Kesinlikle yeni dalgalarla yeni faiz artırımları istenecektir. Peki TCMB, küresel sermayenin “faiz artırın” talebine hemen olumlu cevap verecek mi? Muhtemelen hayır. Direnebildikleri kadar direnecektir. Bu da bizi yeni dalgalanmalara sürükleyecektir.

Türkiye’nin Bu Kez Siyasi Riski de Var

Ancak bu kez içeride de sıkıntılı bir durum var. Yerel seçimlerde AKP, oylarını çok düşürmeden çıkarsa yurt içi piyasada “ölü kedi sıçrayışı”na hazır olun derim. Yok eğer ki AKP seçimlerden büyük oy kaybıyla çıkarsa zaten direkt satış yeriz.

Uluslararası sermaye akışının devamının olması için, iş yapılacak ülkede siyasi, iktisadi, ticari istikrarın yanında bir de hukuki şartlar önem arz eder. Bu sonuncu madde maalesef gözden kaçıyor gibi. Gezi süreciyle başlayan “bizden olan, bizden olmayan sermaye” ayrımı 17 Aralık süreciyle zirve yaptı. Bu durum ticari-iktisadi istikrarın ve özgürlüğün yanında, hukuki düzenlemelerle de perçinlenerek Türkiye’nin riskini artırıcı etkiye ve tedirginliğe neden oluyor. Buna bir de bir yıl içinde yapılacak 3 seçimin faturasını eklediğinizde belirsizlik ve kırılganlık daha da artıyor.

Kamu Personeli İşten Atılacak Mı?

Ayrıca ortada bir söylenti geziyor. Kamu çalışanlarını sürgüne göndermenin çözüm olmadığını gören AKP kurmayları, kamu çalışanlarını kapının önüne koymak için yasal bir düzenleme üzerinde çalışıyormuş. Eğer bu doğruysa, bundan böyle her gelen hükümet eski hükümetin çalışanlarının iş akitlerini sonlandırıp, yerlerine kendi yandaşlarını yerleştirecek demektir. Devlette devamlılık esasının köküne kibrit suyu dökecek böyle bir düzenleme olmamasını temenni edelim.

Yabancı Sermaye Çıkışı Sürecek

Türkiye’de şu anda 180 milyar dolar civarında yabancı sermaye var. Bu sermayenin büyük bir bölümü yukarıda sıraladığımız genel çerçeve neticesinde kurlarda düşüş gördükçe çıkmaya çalışacaktır.

Aynı Nota Sahip Ülkelere Göre Çok Maliyetli Borçlanıyoruz

Ocak ayında, Hazine, 10 yıl vadeli ABD doları cinsinden eurobond ihalesine çıkmıştı. 1 milyar $’lık satış öngörülüyordu. Tahmini fiyat ise %6 idi. İhaleye 35 ülkeden 300’ün üzerinde yatırımcı katıldı ve tahminin 10 katı bir talep geldi. Bu büyük talebi gören Hazine, satış miktarını 2.5 milyar dolara çıkardı ve faizi %5.85’e çekebildi. 2.5 milyar dolarlık rakam Türkiye tarihindeki en büyük borçlanma rakamı.

Şimdi birileri çıkıp, teklifin 10 katı talep gelmesini “Türkiye’nin güvenli liman olması”na bağlayabilirler. Halbuki, benzer nottaki ülkelerin 10 yıllık USD tahvil getirilerine baktığımızda daha yüksek faizle borçlandığımız için bu sonuç normal.

BBB-‘deki Türkiye’nin 10 yıllık USD tahvil getirisi %5.85 iken, aynı nottaki Endonezya’nın getirisi %5.43, Kolombiya’nın ise %4.40. Bu rakamlara göre siz olsanız hangi ülkeye borç verirdiniz? Tabii ki en yüksek faizi verene.

Faiz mi enflasyonu artırır yoksa enflasyon mu faizi artırır tartışmalarının bu saatten sonra bir anlamı yok. Her iki görüşü de destekleyen tezler var. Mesela Fischer’e göre enflasyon reel faiz oranını değil, nominal faiz oranını artırır.

“Yüksek Faiz Düşük Kur” dan “Yüksek Faiz Yüksek Kur”a Geçiş Riski İçin Gözler “Enflasyon”da

Burada en büyük tehlike, enflasyonda yeniden çift haneye çıkmamızdır. Eğer çift haneleri görmeye başlarsak, “yüksek faiz, düşük kur” kırık plağını unutalım gitsin. Artık yeni şarkı “yüksek faiz, yüksek kur” olur. 90’lardaki krize bu şarkıyla yürümüştük unutmayalım.

Son bir tespit ile yazıyı noktalayalım. Yüksek cari açık yüksek borç demektir. Piyasalarda dolar bol ve ucuz diye devletçe ve milletçe borca sarılmıştık ya. İşte o borçları çevirmek için daha yüksek maliyet (faiz) ödeyeceğiz.

Ülke ekonomisi zor bir döneme giriyor. Çok dikkatli olmakta fayda var.