Helal Kesim Domuz Eti: Kâr Payı(=Bileşik faiz) ve SUKUK(=Beyu’l-istiğlal)

Muhafazakâr-dindar kesimlerin paralarına, ya da yastık altı altınlarına göz diken finansal piyasalar, bazı din adamlarını da alet ederek, faizli sistemlere İslâmi makyajlar yapmak suretiyle ismini değiştirip, aslında aynı olan ürünü müslümanlara da satmaktalar.

Sözgelimi 200.000 TL’lik bir ev alacaksınız. Cebinizde 50.000 TL peşinat var. Kalanını 120 ay vade ile kredi alarak tamamlayacaksınız. Bir finans kurumuna (örnekte Kuveyt Türk) gittiğinizde, size çıkarılacak rakam 244.701 TL olacak. yani 150.000 TL kredi için yaklaşık 94.700 TL katılım payı ödeyeceksiniz.

Peki faizli sistemle çalışan bir bankaya gidip aynı özelliklerde konut kredisi almak isteseniz fark ne olur? Söyleyelim. Bu tip bir banka (örnekte Akbank) size 120 ay vade için 150.000 TL kullandıracağı kredi için 85.089 TL faiz çıkaracak.

Her iki sistemde de bankalar evi alıp, size vadeli olarak satacaklar. Peki neden birisi helâl iken öteki haram kabul ediliyor?

Devam edelim. Her iki banka da Kısmi rezerv sistemi ya da diğer adıyla Munzam (zorunlu) karşılık(ZK) uygulamak zorunda. Nedir bu ZK? Örnekleyelim… Bir banka ya da finans kurumu, 100 TL gerçek para kendisine mevduat olarak geldiğinde, bunun yaklaşık %10’unu Merkez Bankası’na bloke eder ve kalan 90 TL’yi yaklaşık 9 katına kadar elektronik ortamda çoğaltır. Yani aynı parayı 9 kişiye satar.

Bu sanal (türev) paraya karşılık bileşik faiz formülüyle hesapladığı miktar parayı faiz ya da kâr payı adı altında vatandaşa borç verir.

Fıkıhçıların bir kısmının vadeli satış olarak gördüğü vadeli fiyatı ve peşin fiyatı arasındaki fark ki tartışmalı bir konudur. Bu sistemde vadeye göre bileşik faiz yöntemiyle ödeme planı çıkarılmaktadır.

Birinde buna bileşik faiz denirken, diğerinde vadeli satış deniliyor. Halbuki hesaplama yöntemi aynı. Tek fark, katılım bankalarına giderseniz, faizli sistemle çalışan bankalara kıyasla daha fazla faiz ödersiniz ki sanırım bunun nedeni de “inanç payı”.

Gelelim SUKUK meselesine. Sukuk Arapça’da “Finansal Sertifika” anlamına gelir. Şeriat kurallarına göre kredi ve finansman piyasalarında kullanılan, özel amaçlı şirketler aracılığıyla ihraç edilen bono benzeri menkul kıymetlerin genel adıdır.

Görüntüde İslam tarihinin erken dönemlerindeki uygulamalardan esinlenen uygulamanın günümüzdeki ilham kaynağı Batı’daki faizli menkul kıymetleştirme (securitization) uygulamasıdır. Menkul kıymetleştirme özellikle ipotekli konut satışları, finansal kiralama, faktoring ve kredi kartı işlemlerinden doğan alacaklar gibi getirisi sabit ve düzenli varlıklar esas alınarak yapılır. Özet olarak alacak-borç senetlerinin faiz karşılığı kırdırılmasından ibarettir.

Yukarıda saydığımız alacaklara temel oluşturan işlem veya projeyi finanse eden devlet (veya özel kurum) kaynak kuruluş olarak isimlendirilir. Dayanak, vade, miktar ve kredi değerliliği bakımından benzer olan alacak senetlerini bir havuzda toplar. Bu varlıklar, kendisi bir şirket olup, kuruluş amacı sadece menkul kıymetleştirme işlemi olan özel amaçlı kuruluşa (Türkiye’de Varlık Kiralama Şirketi-VKŞ) satım veya devir yoluyla aktarılır. Özel amaçlı kuruluş, bu alacaklar toplamını tek bir varlık haline dönüştürüp sigorta ettirir ve uzman bir kuruluşa değer biçtirir. Sonra bu varlıklar üzerinden sertifika çıkarıp piyasaya arz eder. Menkul kıymetlerin taliplileri ise genelde bankalar, sigorta şirketleri, portföy yöneticileri, yatırım ve emeklilik fonu işletmecileridir. Bunlar, bahse konu menkul kıymeti alırken, onları ihraç edene faiz karşılığı kredi vermiş olurlar.

Sukuk sisteminde, herhangi bir klasik varlığı fıkhi akitlerden mudârabe, müşârake, selem, istisnâ ve murâbaha’dan bir veya birkaçına dayalı olarak sukuk haline getirip yatırımcılara sunarlar. Menfaat satımına dayalı olan sukukta ise arazi, konut vb kiralamaya müsait uzun ömürlü mallar üzerindeki kullanım hakkı menkul kıymet haline getirilip yatırımcıya satılır. Her iki şekilde de teorik temele uygun olarak icra edilse fıkhen bir sakınca yoktur. Ancak uygulama böyle değildir.

SUKUK’un ilk çıkışı 1978’de mukârada (mudâraba) senetlerinin ihraç edilmesiyle Ürdün’de gerçekleştirilmiştir. Bunu daha sonra pakistan ve Malezya takip etmiştir. Bahreyn ise 2001’de icâre (kira) sertifikalarını piyasaya sürmüştür.

Türkiye’de Eylül 2012’ye kadar Kuveyttürk tarafından iki Kira sertifikası ihracı yapılmıştır. Bunlardan ilki 2010 yılında 100 milyon USD, ikincisi ise 2011’de 350 milyon USD değerinde olmuştur. 2012 Eylül ayının ilk yarısında (5-17 Eylül) ise Türk Hazinesi dolar cinsinden ilk sukuk (Kira Sertifikası) ihracını gerçekleştirdi. Hazinenin 5,5 yıl vadeli (26 Mart 2018 itfa tarihli) sukuk ihracına beklentinin yaklaşık 5 katı talep gelmiş ve toplam 1,5 milyar USD değerinde ihraç gerçekleştirilmiştir. Hazinenin ikinci Kira sertifikası ihracı 1 Ekim 2012 tarihinde TL cinsinden olmuş ve toplam 1.624.482.560 TL’ değerinde Kira sertifikası satılmıştır.

sukukİlginç bir nokta ise Rothschild’lerin HSBC bankasının Bahreyn’deki 3 kişilik fetva heyetinin bu sertifikaların faizsiz olduğu hakkında fetvalarıdır. Rothschild+HSBC+İslami fetva… Bu kelimeleri yanyana düşünebiliyor musunuz?

Peki gerçekten uygulama böyle mi? SUKUK, finans mühendislerinin icat ettiği paket bir finansal üründür.

Hem SPK tebliği, hem de dünyadaki uygulamalara bakıldığında VKŞ için şöyle bir statü verildiği anlaşılır: VKŞ, sertifika ihraç işlemini organize eden, başlangıçtan sonuna kadar süreci yöneten, KK karşısında sertifika sahiplerinin haklarını temsil eden nev-i şahsına münhasır bir özel kuruluştur. (Mad. 5/1, a,b,c; Mad.6/2); tek kişi ile bile kurulabilen anonim şirkettir. VKŞ sahip olduğu varlıklar üzerinde hiçbir ayni hak tesisi yetkisine sahip değildir (Mad. 5/3-b). Yönettiği mal üzerinde normal bir malik gibi tasarruf yetkisi yoktur. VKŞ sertifikaların arzından elde edilen sermaye ile gayrimenkulün devralınması sonucu KK lehine doğan borcu kapatır ve böylece sürecin başında KK’yı finanse etmiş olur. Sürecin sonunda ise VKŞ kiraya konu varlığı başlangıçta belirlenen (Hazinenin uygulamasında olduğu gibi genelde başlangıçtaki ile aynı) bedelden asıl sahibi olan KK’ya iade eder; geri satar. Bundan elde edilen (sürecin başlangıcında belirlenmiş olan) meblağ sertifika sahiplerine, başlangıçta yatırdıkları ana sermayeleri olarak geri ödenir.

VKŞ söz konusu gayrimenkulü eşit paylardan oluşan sertifika haline dönüştürüp Hazinenin ödeyeceği kira getirisi karşılığında yatırımcılara satar. Yatırımcıların başlangıçta ödediği  (yatırdığı) meblağ sertifikanın mülkiyetinin karşılığı kabul edilir. Yatırımcıdan parayı toplayan VKŞ onu gayrimenkulün satın alınma bedeli olarak Hazineye aktarır. Böylece Hazine piyasadan arzu ettiği miktarda fon toplamış olur. Bunun karşılığında Hazine VKŞ aracılığıyla sertifika satın alanlara üç, altı aylık veya yıllık aralıklarla başlangıçta belirlenen miktarda kira öder. Sertifikaların süresi dolunca, başlangıçtaki anlaşmalar gereği, Hazine sertifikaları geri alıp başlangıçta yatırımcıdan topladığı parayı aynı miktarıyla iade eder; VKŞ de gayrimenkulün mülkiyetini Hazineye geri devreder. Anlatılan aşamalar ihtiyari olmayıp, başlangıçta düzenlenen paket sözleşme ve ilgili yönetmelik ve teamül gereği işlemde yer alan tarafların uyması zorunlu bir süreçtir. Tek istisnası Hazinenin yatırımcının parasını iade edememesidir ki bu durumda VKŞ söz konusu gayrimenkulü satıp yatırımcının parasını ödemekle mükelleftir.

İşlemin akışından da anlaşıldığı üzere gerçekte ne bir satış ne de kiralama işlemi söz konusudur. Çünkü satım ve (aynı bedelden)  belli bir vade sonunda geri satın alma şartını içeren bir sözleşmeye satım sözleşmesi demek mümkün değildir. İslam âlimlerinin satım akdinde üzerinde durduğu en önemli şartlardan biri mülkiyetin müşteriye geçmesidir. Mülkiyet ise sahibine o malda meşru nitelikli tüm tasarruflarda bulunma hakkının mevcudiyeti ile bir anlam kazanır. Bahsedilen uygulamada VKŞ ve dolaylı olarak gayrimenkulün mülkiyetini elinde bulundurdukları varsayılan yatırımcılar varlığa baştan belirlenen bir süre içerisinde malik olmakta ve fakat onun üzerinde hiçbir tasarruf yetkisine sahip bulunmamaktalar. Tek yetkileri, Hazine’nin parayı iade edememesi durumunda varlığı satıp, bedelin paylar oranında paylaştırılmasıdır.

Kira meselesine gelince, Hazine, zaten kendi tasarrufunda olan varlığın menfaatine gerçek bir kiracı gibi sahip olmamaktadır. Üstelik gayrimenkuldeki bütün riskler Hazine’ye aittir. Oysa fıkıhtaki kiralamada kira konusu malın bütün riskler mal sahibine aittir (kiracının kasıt ve kusuru hariç). Öte yandan, atıl olarak duran bir arazi dayanak varlık olarak gösterilip sertifika ihraç edilmekte, araziden ekonomik anlamda hiçbir şekilde yararlanılmamaktadır.

Buradan şunu söylemek mümkündür: Hazinenin mevcut sertifika uygulaması, hem hukuken, hem de iktisaden alım-satım ve kiralama işlemi değildir. Uygulamanın Türkçesi; bir gayrimenkulün ipotek gösterilmesi suretiyle piyasadan borç alınması işlemidir. Kira bedeli olarak adlandırılan kısım ise faizdir. Bu durum fıkıhta beyu’l-istiğlal diye belirtilen ve fıkıh alimlerinin çoğu tarafından rehin karşılığı borçtan menfaatlenme ve haliyle faizli olduğu kabul edilen işlemin günümüze uyarlanmış şeklidir.

Konuyla ilgili olarak, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın alt kurumu İslam Fıkıh Akademisi, Eylül 2012 tarihinde Cezayir’deki toplantıda mülkiyetin bütün şartlarıyla, tam olarak sertifika sahiplerine aktarılmadığı ve satılan bedelin aynısı ile veya başlangıçta belirlenen bir bedel ile satın alma şartını içeren sukuk uygulamalarının “haram” olduğuna dair (20/3)188 numaralı kararla bir fetva yayınlamıştır. Öte yandan İslami Finans Kuruluşları İçin Muhasebe ve Denetleme Kurumu (AAOIFI) de 2003 yılında satılan bedelin aynısı ile geri alım garantisi verilen veya kâr garanti edilen sukuk uygulamasının caiz olmadığını duyurmuştur.

Sonuç olarak hem kâr payı hem de sukuk için “helal kesim domuz eti” veya “tesettürlü haram” tabiri hiç de yanlış olmaz.

Yazan: @sasgem