Iraklı Alim, Şair, Filozof Cemîl Sıdkî ez-Zehâvî

zehaviDevrinin sıra dışı insanı Cemil Sıdkı Zehâvi, Sultan II. Abdülhamid tarafından madalya ve rütbeler alan ve baskıcı yönetimine isyan edip hapis yatan, İslâm aleminin geri kalmışlığının sebeplerini kendi içindeki akıl dışı alışkanlıklar ve anlayış yanlışlığında aramak gerektiğini, gerçek İslâm’ın böyle olamayacağını savunma cesaretini gösterebilmiş nadir alimlerden biri ve aynı zamanda Arap şiirinin önde gelenlerindendi. Bağdat Mebusu sıfatıyla Meclis-i Mebusan kürsüsünde Deniz Kuvvetleri’ne mensup bazı komutanlarca “savaş gemilerinde Buhari’yi okuyan imamlara ayrılan vakıflar” konusu görüşülürken söylediği şu sözler sebebiyle kâfir naralarıyla üyelerin üzerine yürüdüğü cesur bir şahsiyettir Zehâvi:

“Biz biliyoruz ki, gemiler Buhari’yle değil, buharla yürür. O halde neden söz konusu vakıfların gelirlerini, gemilerin yürütülmesinde hiçbir etkisi olmayan Buhari okumak yerine insanların buharlı sistemi iyi kullanmalarını sağlayacak olan öğretimin yaygınlaştırılması için harcamıyoruz?”(1)

Bağdat Müftüsü ve önemli bir alim olan Muhammed Fevzi Efendi’nin oğlu olan Cemil Sıdkı Zehâvi, 18 Haziran 1863’te Bağdat’ta doğdu. Zehav şehrinde oturduklarından dolayı Zehâvi ismiyle anıldı.

Zehâvi, Bağdat Matbaası müdürü ve Zevra Gazetesi’nin yazarlığını yaptı. 55 yaşında sol ayağı felç olan Cemil Sıtkı, Sultan II. Abdülhamid’in emriyle 1896’da İstanbul’a çağrıldı. Daha sonra irşad ekibiyle birlikte Yemen’e gönderildi. Bir yıl sonra dönüşünde II. Abdülhamid tarafından kendisine madalya ve Elbialadül Hems, yani beş ülkenin rütbesi verildi. Anayasanın ilanı sonrası Bağdat milletvekili seçildi. İstanbul’daki millet meclisine katıldı. Birinci Dünya savaşı’nda Bağdat’a döndü ve ilmi çalışmalar yaptı. 1925’te Irak Senato üyeliğine seçildi ve 8 yıl bu görevi yaptı. Sonra evine çekilip ilmi çalışmalarına devam etti. 1936 yılında öldü.

Realizmin ilk belirtileri 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve ortalarına doğru da ilkeleri belirginleşmiştir. Realizm Auguste Comt’un pozitivist felsefesine dayandığı için, kavramsal gerçekçiliğe karşı çıkarak onun yerine edebiyata olgu gerçekçiliğini getirmiştir. Sanat sanat için ilkesi yerine sanat hayat içindir ilkesini benimsemiştir realizm. Cemil Sıdkı da realist Arap şiirinin öncülerinden olup, ırak’ta ise ilkidir.

Batı kültürüne göre insan yapısı kötü, doğu kültürüne göre iyi ve Arap dünyasında ise insan hem iyi hem de kötüyü içinde barındıran varlık olarak kabul görür.

Ana dili Kürtçe’nin yanında Arapça, Farsça ve Türkçe’yi çok iyi bilen Zehâvi, Batı dillerini bilmediğinden ve faydalandığı tercüme eserler yetersiz olduğundan, felsefe ve tabiat ilmine dair görüşleri çağının çok gerisinde kalmıştır. Bunun haricinde Zehâvi, geleneksel inanışlara ve kabullere karşı oldukça aykırı, özgürlükçü, eleştirel, toplumcu ve realist bir düşünceye sahiptir.(2)

Hanna el-Fahuri’ye kendisiyle ilgili şunları söylemiştir:

“Çocukluğumda alışılmadık davranışlarım dolayısıyla “deli” derlerdi. Gençliğimde eğlenceyi sevdiğimden “sersem” dediler. Orta yaşlara geldiğimde de (II. Abdülhamid dönemi) istibdada karşı direndiğimden “cüretkâr” diye anıldım. Yaşlılığımda da felsefi görüşlerimi açıkça ifade ettiğimden dolayı bana “zındık” dediler”(3)

İslam toplumlarının geri kalmasının bir sebebinin İslam’ın içine sokuşturulmuş hurafe ve uydurma hadis rivayetleri olduğunu düşünür. Bu konuda Zehâvi’yi etkileyen kişilerin başında Maarri gelir. Risaletu’l-Gufran (Bağışlanma mektubu) eseri Zehâvi’nin fikri gelişiminde çok önemli bir yer tutar.

Maarri der ki:

Rivayetle geldi bazı hadisler, sahih ise eğer onların
Bir değeri, ancak isnad zaafı var onlarda
Öyleyse danış akla ve boş ver başkasına
Çünkü en hayırlısı akıl, meclisteki danışmanların

Zehâvi’nin şiirlerinde de benzer ifadeler görülür:

Kabul etmeyin dinde rivayet ettiklerini 
Meğer ki doğru olsun aklın ölçülerinde
Gözlemdedir kesinliğin tamamı
Her türlü kuşkuysa rivayetlerde

Yenilikçi ve inkılapçı bir karaktere sahip olan Zehâvi, haksızlıklar karşısında da suskun kalmamış ve II. Abdülhamid’e karşı da eleştirilerinden taviz vermemiştir.

Bu eleştirilerinden dolayı II. Abdülhamid tarafından önce hapse atılır ve sonra sürgüne gönderilir.

Bağdat’a döndüğünde vahabilerle arasında tartışmalar olmuş, ve vahabilere reddiye olarak el-Fecru’s-sadık (Gerçek Şafak) adıyla bir eser kaleme almıştır.(4) Ayrıca, İstanbul Dar-ül-fünun’unda Akaid-i İslamiyye müdderrisliği de yapan Zehâvi, El-fecr-üs-sadık kitabında Vahabilik ile ilgili şunları yazar:

“İngilizlerin hazırladığı Vehhabi fırkasının bozuk fikirlerini, Muhammed bin Abdülvehhab 1737’de Necdde izhar etti. Deriyye emiri Muhammed bin Süud tarafından çok müslüman kanı dökülerek, yayıldı. [Vehhabilerin, müslümanlara, sapıktır, zararlıdır dedikleri ve yaptıkları işkenceler (Kıyamet ve Ahiret) kitabında uzun yazılıdır.] Vehhabiler, kendilerinden olmayan müslümanlara müşrik dediler. Bütün dedeleri gibi bunlar da kâfirdir dediler. Vehhabi dinini kabul etmeyenleri öldürdüler. Mallarını ganimet olarak yağma ettiler. Fıkıh, tefsir ve hadis kitaplarını yaktılar. Kur’an-ı Kerim’i, kendi düşüncelerine göre yanlış tefsir ettiler. Müslümanları aldatmak için, Hanbeliyiz dediler. Halbuki, Hanbeli âlimlerinin çoğu bunları red eden, bozuk olduklarını bildiren kitaplar yazdılar. Haramlara helâl dedikleri ve enbiyayı ve evliyayı suçladıkları için kâfir oluyorlar. Vahabi dininin esası ondur. İnançları şöyledir:

1- Allah maddi bir varlıktır. Eli, yüzü ve ciheti vardır.

2- Dört mezhepten birini taklit eden kâfir olur.

3- Vahabi olmayan kâfirdir.

4- Peygamberin ve Evliyanın mezarlarını ziyaret etmek haramdır.

5- Peygamberi, evliyayı vesile yaparak dua eden kâfir olur.

6- Allah’tan başkası ile yemin eden müşrik olur.

7- Allah’tan başkası için nezreden ve Evliya kabri yanında hayvan kesen müşrik olur.

8- İlk peygamber Âdem değil Nuh’tur, Âdem, İdris ve Şit peygamber değildir.

9- Kur’an’dan bizim anladığımız doğrudur diyorlar.

10- Eshab-ı kiramın ve âlimlerin bildirdiği şeyleri inkâr ederler.) [El-fecr-üs-sadık]
[Dikkat edilirse, vahabiliğin bu on esası, Hempher’in Necdli Muhammed’e telkin ettiği din bilgileridir.]

Zehâvi, geleneksel İslâm toplumunun ve özellikle Arap toplumunun ilmi yönden geri kalışını eleştirir ve şu soruyu sorar: Geçmişte Doğu dünyası ilmin yükseldiği yer iken, bugün hangi sebeple ilimde fersah fersah ilerlemiş olan Batı’yı eli kolu bağlı bir biçimde seyretmektedir? Doğu cahildir ve bu ölümcül bir hastalıktır. O halde okumak, öğrenmek, bilimi yaymak ve uygarlık yolunda ilerlemek gerekir.

Bir şiirinde bilimin önemini şu dizelerle anlatır:

Bir ışıktır ilim kişinin önünde her konuda
Cehaletse çok benzemekte karanlığa, kuşatır onu her taraftan
İlim bol yağmurlu bulutlar gibi yağdırır iyilikleri
Ey toplum, bir kusurdur bu asırda cehalet
Ey toplum ilim, sonra ilim, sonra yine ilimdir gerekli olan

Zehâvi, asîru’l-mer’ah (kadının destekçisi) olarak da tanınır. Bu konuda Mısırlı düşünür Kasım Emin’den etkilenmiştir.

Zehâvi halkın dini duygularına ters düşmeyi göze alarak, kadının, yüzündeki peçeyi yırtıp atmasını, ilim tahsil etmesini ve hayatın her alanında erkekle eşit şart ve haklara sahip olmasını savunmuştur. Kadının eve kapatılmasına, istemediği kişilerle evlendirilmesine, çocuk gelinlere ve çok evliliğe karşı durmuştur.

Konuyla ilgili bir şiiri:

Evlenirken nice altmışlık adam gencecik kızla
Parlamakta başındaki beyazlar ateş gibi
Gerçekleştirir amacını onunla bir süre
Kısa olur bazen de bu süre

Sonrasında ise bakmaz adam sevgi bağına
Bağlı mıdır yoksa kopuk mudur diye
Evlenir kızcağız bilmeksizin mutsuzluktan
Kocasının bir yamyam mı yoksa bir adam mı olduğunu

Kötüler onu günahsız, sonra da tekmeler onu
Ayakla, hakaret ederek, o ise katlanmakta buna
Dört kadın bile doyuramaz iştahını altmışlığın
Kurdun bile açlığını bir kuzu giderirken

Evlendirdiler kızcağızı istemediği halde
Gözü doymaz yaşlı büyük zengin adamla
Oysa bundan başka karıları da evde onun
Üç tane, ihtiyarsa arzulamakta dört olmasını

Yatmakta kızcağız kucağında, oysa adamı
Babası sanırsın, söyle bakalım ne yapsın kızcağız
Böylece ya mutsuzluğa katlanacak ya da ölecek kederden
Kaldı ki, üzüntü halinde, ölmesi daha yararlıdır kişinin

Çıkacak ümitsizlik, sefalet ve üzüntü bu evde
Karşısına, ve gelecek başına bütün musibetler

Bu görüşlerini dergilerde de yazınca halk galeyana gelmiş ve 1908’de Bağdat valisi Nazım Paşa’dan azli istenmiş ve görevden alınmıştır. Ölüm tehditleri de alan Zehâvi, evine kapanmış ve çalışmalarını burada sürdürmüştür.

Bu zor dönemde Zehâvi’yi sosyalist görüşlere sahip Dr. Şibli Şumeyyil ve şiirlerinde II. Abdülhamid’i “Ad ve Şeddad’dan da daha zalim” olmakla suçlayacak derecede ağır eleştiren Veliyuddin Yeğen gibi isimler Mısır’da yayınlanan el-Mukattam gibi dergilerde yazdıkları yazılarla desteklemişlerdir.

Bu düşüncelerinde en büyük desteği de kızkardeşi Esma ez-Zehâvi’den görmüştür. Esma ez-Zehâvi, Kadın Rönesans Hareketi’nin önderlerinden olup 1924’te Bağdat’ta “M’iyyetu’n-nahda’n-nisâiyye”(Kadın Rönesans Derneği)’ni kurarak başkanlığını yürütmüştür.

Eserlerinden bazıları:

1-Kitâbu’l-kâinât
2-el-Câzibiyye ve Ta’lîluha
3-ed-Def’u’l-‘âmm ve’zavâhiru’t-tabiiyye ve’l-felekiyye
4-el-Mucmel mimmâ erâ
5-el-Haylu ve Sibâkuhâ
6-Eşrâku’d-dâmâ
7-Hikmet-i İslamiye Dersleri
8-el-Kilmu’l-manzûm (Nazımlı Söz)
9-Ruba’iyyât (Rubailer)
10-Dîvânu’z-Zehâvî (Zehâvî’nin Divanı)
11-el-Lubâb (Öz)
12-el-Evşâl (Gözyaşları)
13-es-Sumâle (Kalıntı)
14-Nezeğâtu’ş-Şeytân (Şeytan’ın Tahrikleri)

Ayrıca Zehâvi’nin ‘Unvânu’l-edeb,  el-Fevâid fi’l-Lugah, ve el-Cevâmi‘un-nahviyye gibi basılmamış eserleri ve kaleme aldığı çok sayıda ve başta Mısır’daki değişik dergilerde yayınlanmış olan pek çok makalesi bulunmaktadır. Kendisi de 1926 yılında el-İsabe adlı bir bilim, edebiyat ve eleştiri dergisi çıkarmış ancak altıncı sayıdan sonra dergi kapanmıştır. Zehâvi 1936 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir.

 

Kaynakça:

1- Mir Basri, A’lamu’l-edeb fi’l-Irakı’l-hadis, (I,II), Londra, 1994, C.1, s.97-98.

2- Ahmed Kabbiş, Tarihu’ş-şi’ri’l-arabiyyi’l-hadis, Kelimetun “ani’l-ustaz ez-Zehâvi, el-Belagü’l-usbu’i dergisi, 1927, s.397

3- Hanna Fahuri, el-Mücez fi’l-edebi’l-arabi ve tarihih, (I-IV), Beyrut, 1411/1991, c. IV, s.452.

4- Zeki Muhammed Mucahid, el-A’lâmu’ş-şarkiyye, (I-III), Beyrut, 1994 c.II, s. 693.