Kapitalizmin Sanılsanmış Kuralları

9

Bu yazımızda “Sanılsama”, yanlış kurgulanmış iktisat teorilerinin, doğruymuş gibi kabul edilip birer dogma haline getirilmesine verilen ad olarak kullanıldı. Kısaca ifade etmek gerekirse “iktisat biliminde doğru sandığımız, doğru varsaydırıldığımız yanlışlar” olarak özetleyebiliriz. Bu yazımızda teknik terim ve matematik formüllere mümkün olduğunca girmeden, en basit şekliyle doğal iktisat dengesi ve kapitalist sistemdeki hataları açıklamaya çalışacağız.

 

Günümüz iktisat bilimine göre insanların ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar sınırlıdır. Bu tanımlama bile başlı başına yanlıştır. Bazı iktisatçılar bu teoriye karşı olarak “ihtiyaçlar da kaynaklar da sınırsızdır” ve “ihtiyaçlar sınırlı, kaynaklar sınırsız” teorilerini ileri sürmüşlerdir. Halbuki sınırlı ve sonlu bir dünyada, kaynakların sınırsız olması mümkün değildir. Örneğin temiz su kaynakları, ormanlar vs sınırlıdır. Öte yandan dini açıdan bakıldığında kaynakların sınırsız olduğu bir dünyada israfın haram olmasına gerek olmazdı. Sonuç olarak, kaynaklar da ihtiyaçlar da sınırlıdır. Sınırsız olan ihtiraslardır.

Ardı arkası kesilmeyen ekonomik terimler, göz korkutucu matematiksel formüller, karmaşık ve sıkıcı jargonlarla bir dogma haline getirilmiş ekonomi bilimi aslında, özünde çok basit temeller üzerine kuruludur.

Doğal iktisat dengesinde üreticiler, tüketiciler, üretilen mal ve hizmetler ve mal ve hizmetlerin mübadelesinde kullanılacak ve aynı zamanda üretilen mal ve hizmetlerin değerini belirleyecek olan para bulunmaktadır. Üreticiler ve tüketiciler aynı kişilerdir. Yani, her üreten fert, aynı zamanda tüketicidir. Dolayısıyla karşımızda, bir terazinin bir kefesinde üretilen mal ve hizmetler ve öteki kefesinde ise para bulunmaktadır. Bütün mesele üretilen mal ve hizmetler kadar paranın piyasaya enjekte edilmesidir (şekil 1).

Bir reel ekonomide piyasaya verilen para miktarı, üretilen mal ve hizmetlerden fazla olursa, paranın değeri düşeceğinden, mal ve hizmetlerin değeri artacaktır. Bu olayın ekonomik terimi Enflasyon’dur (Şekil 2).

12

3

 

 

 

Yine bir reel ekonomide piyasaya verilen para miktarı, üretilen mal ve hizmetlerden az olursa, bu kez de para kısıt hale geleceğinden, harcanmayacak ve sonuçta da talep eksikliğinden dolayı üretilen mal ve hizmetlerin fiyatı düşecektir ki bunun literatürdeki tanımı da Deflasyon’dur (şekil 3).

Doğal iktisat dengesinde bir reel ekonomide ya denge, ya enflasyon, ya da deflasyon vardır.  Ancak, kapitalist sistemde hem maliyet enflasyonu hem de deflasyon birlikte görülür. Örneğin, on yıl önce bir kg buğdayın fiyatı 0,50 TL iken, bugün 0,60 TL olmuştur. Yine 10 yıl önce bir litre mazotun fiyatı 1,20 TL iken, bugün 4,30 TL’dir. Fiyat hareketlerine baktığımızda her iki ürünün de fiyatının yükseldiğini görmekteyiz. Ancak, örnekte, çiftçinin maliyetinin yükselmesi kadar artışın ürün fiyatına yansımadığı görülmektedir. Bu örnekten de  anlaşılacağı üzere günümüz ekonomilerinde hem maliyet enflasyonu ve hem de deflasyon vardır (şekil 4). Nedenini aşağıdaki satırlarda açıklayacağız.

4

Kapitalist teoride “her arz, kendi talebini yaratır” yanlışında ısrar edilmektedir. Pratikte bu kural işlemez. Tam tersine, talep varsa arz olur. Dolayısıyla arz-talep ilişkisinde baskın olan taraf taleptir. Üretimin her çeşidinde planlama vardır. Hiçbir üretici, her arz kendi talebini yaratıyorsa, nasıl olsa satılır diyerek sonsuz üretime kalkışmaz. Üreticiler piyasadaki talep durumuna göre üretimlerini planlarlar.

Bir örnekle somutlaştıralım. Bir çiftçi 1 kg buğday ekerek, 9 kg mahsül aldı diyelim. Bu çiftçinin fazladan ürettiği 9 kg buğdayı satabilmesi için öncelikle piyasada bu 9 kg buğdayın karşılığınca para olmalıdır. Bu da yeterli değildir, aynı zamanda bu 9 kg buğdaya talep olması gerekir. Peki, günümüzde birçok insan açlıktan ölüyorken bir talep eksikliğinden bahsedebilir miyiz? Bir başka soru; piyasalara sürekli enjekte edilen para gerçeği varken para eksikliğinden bahsedebilir miyiz? İki sorunun da cevabı hayır. Bu cevaplara rağmen neden piyasalar dengede değil sorusunun cevabını ilerleyen satırlarda vermiş olacağız.

Bir ekonomide talebi belirleyen üç unsur vardır; ihtiyaç, gelir düzeyi ve fiyat. Bir ürüne talep oluşması için öncelikle bireyin o ürüne ihtiyacı olmalıdır. Kapitalist sistemde göz ardı edilen gelir düzeyi ise en önemli ikinci unsurdur. Halbuki, örneğin açlık sınırındaki bir birey için temel ihtiyaçlar dışında herhangi bir ürünün fiyatının düşüp düşmemesi bir anlam ifade etmez. Bu gelir grubundaki bireyler, piyasadaki fiyat hareketlerine tepki veremezler. Orta gelir grubundaki bireyler  ise, piyasadaki fiyat hareketlerine duyarlıdırlar. Fiyatlardaki düşüş bu gruptakilerin talebinde artışa sebep olur. Özetlemek gerekirse, gelir dağılımı arasındaki dengesizliklerin ortadan kalkmasıyla, gelir düzeylerindeki iyileşmeler, piyasada talep eksikliğini kapatıcı bir role sahiptir.

Bir üreticinin üretim miktarını belirleyen unsur o malın fiyatı değil, piyasadaki talebidir. Bu açıdan bakıldığında bir ürünün bir normal fiyatı ve bir de piyasa fiyatı vardır. İdeal olan ise ürünün normal fiyatı ile piyasa fiyatının dengede olmasıdır.

Tüm bu açıklamalar ışığında karşımıza ekonominin damarlarında dolaşan kan niteliğindeki PARA konusu çıkıyor. İktisadi sistemde paranın maliyeti SIFIR olmalıdır. İktisat hocalarımın bu satırı okuduklarında “olur mu öyle şey, biz sana böyle mi öğrettik?” dediklerini duyar gibiyim.

Öncelikle paranın tanımından başlayalım. Kapitalist ekonomilerde para, bir mübadele ve tasarruf aracı olarak kabul edilir. Halbuki para, aynı zamanda mal ve hizmetlerin karşılığıdır. Paranın değer saklama (tasarruf) aracı olarak kabul edilmesi, onun spekülatif alanlara yönelmesine sebep olur. Bu durum, paranın üretimden çekilip reel ekonominin dışına çıkmasına, paranın belirli ellerde toplanmasına ve üretim maliyetlerinin artmasına, talebin daralmasına, ücret ve verimliliğin düşmesine neden olur.

5

Kapitalist sistemde paranın kaynağı bankadır.  Aşağıdaki şekilden de anlaşılacağı üzere, bir banka elindeki 100 TL mevduatı 10 müşterisine eşit olarak 10’ar TL ve yıllık %10 faizle vermiş olsun. Bir yılın sonunda bankaya dönmesi gereken para 110 TL olacaktır. Halbuki piyasada 100 TL var, nereden bulunacak bu 10 TL? (Şekil 5)

 

Halbuki, bankacılık sisteminde durum bu kadarla da kalmamaktadır. İnsanlar, bankadan kredi aldıklarında bu paranın bir başkasının tasarrufu olduğunu sanırlar ama gerçek böyle değildir. Piyasalarda parayı yaratma hakkı bankalara devredilmiştir. Kısmi rezerv sistemi ya da munzam karşılık / zorunlu karşılık adı altında bir oran karşılığı, banka, aynı parayı 9 katına kadar satabilmektedir. (Şekil 6) Bir de bankaların her bir kredi işlemi için yıllık olarak belli bir oranda bileşik faiz aldığını düşünün. Soygunun boyutu açıkça ortaya çıkacaktır.

6

Küresel sermayenin “para basarsan enflasyon olur” dayatmasının temeli boştur. Yukarıdaki örneklerde para yaratma işlevini gören bankalar neye göre ve hangi yetkiyle bu işlemi gerçekleştirmektedirler? Son hesaplara göre ülkemiz piyasasındaki gerçek para miktarı 61 milyar TL iken, Kısmi Rezerv sistemiyle bankaların yarattığı para miktarı 732 milyar TL’ye ulaşmıştır.

Bu nasıl bir enflasyondur ki, dışarıdan faizle borç alınca ezilip büzülüyor da, devlet kendi parasını bastığında ağzından  ateşler çıkararak azıyor? Aşağıdaki şekilde bir devletin (sembolik bir rakamla) borçlanması karşılığında, bu borcu nasıl geri ödediğini görüyoruz. Diyelim ki bir devlet, %10 bileşik faizle 1000 dolarlık borç aldı. Dolar kuru 2 TL olsun. Bir yılın sonunda bu devlet piyasadan 1.100 dolar karşılığı olan 2.200 TL toplamak zorundadır. Halbuki piyasaya 1.000 dolar vermiştir. Olmayan 100 doları(=200 TL) nereden bulacak? Tabii ki vergi, zam, özelleştirme, harç gibi düzenlemelerle piyasadan fazladan bu parayı çekecektir. Hani ödediğiniz vergiler yol, su, elektrik olarak size dönüyordu ya, işte gerçekte nereye gittiğini açıkça görebilirsiniz. (Şekil 7)

2012 ikinci çeyrek itibariyle Türkiye’nin iç borcu 304 milyar dolar, dış borcu ise 323 milyar dolara ve toplam borcu 627 milyar dolara ulaşmıştır. Türkiye’nin son on yıllık faiz ödeme ortalaması yıllık 53 milyar dolardır. Son on yıldaki özelleştirmeler sadece bir yılın borç faizini karşılıyabilmektedir. Sonrasında toprak satışları, madenler, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının satışları gibi satışlar da yeterli gelmeyecek ve ekonomik sistem iflas edecektir. Bu noktada herkesin merak ettiği “zarar eden KİT’lerin satışını anladık da, tekel konumunda ve/veya stratejik öneme sahip kuruluşların satışının mantığı ne?” sorusunun da cevabını sanırım vermiş olduk. Yıllık %10 bileşik faizle borçlanmak demek, 70/10=7, yani 7 yılda borcun ikiye katlanması anlamına gelir. Yıllık %5 bileşik faizle borçlanmak demek 70/5=14, yani 14 yılda borcun ikiye katlanması anlamına gelir. 70/Türkiye’nin borçlanma faizi=? Kaç yılda ana para kadar borca ulaşacağımızı kendiniz hesaplayın.

7.JPEG

Öte yanda, senyoraj geliri dediğimiz, devletin para basma hakkından doğan geliri kullanmak isteyen bir devlet ise, 1.000 dolar karşılığı olan (rakamlar eşitlensin diye dolar cinsinden örneklendirdik) 2.000 TL’yi hazinenin matbaasında basarak uygun şekilde (GSMH oranındaki artış kadar ve adil gelir dağılımını destekleyecek şekilde piyasaya para sürülmesi gerekir) kullandığında, bu paranın maliyeti sadece kağıt ve mürekkepten ibarettir. Yukarıdaki şekilde davranan bir devlet halkını 2.200 TL borçlandırırken, senyoraj hakkını kullanan devlet ise halkın sırtına ilave bir yük getirmemiş olacaktır. Bir ekonomide parayı kim yönetiyorsa, devlet odur. Kendi parasını basamayan devlet devlet değildir.(Şekil 8)

 

8

Kendi paranızı basmayıp, maliyetli yabancı para cinsinden borçlandığınızda, kağıt+mürekkep maliyetinden ibaret olan banknota yüklenen değeri de borçlanmış olursunuz ve parayı basan kimse, ona çalışırsınız. Örneğin 100 dolarlık banknot basan ülke için bu banknotun maliyeti nedir? 2 doları geçmez. Dolayısıyla 98 dolarlık fark, o parayı basan ülkenin geliridir. Bu olay, faiz geliriyle birlikte açıkça bir gelir transferidir, yoksullaştırmadır.

Merkez bankaları yapıları itibariyle özerk kurumlardır. Yerli, yabancı ortakları vardır. Dolayısıyla merkez bankasının para basması devletin para basması anlamına gelmez.

 

9Buraya kadar anlattıklarımızın özeti şudur: Kapitalist sistemde Para=Borç, Borç=Para… Dünyanın toplam ekonomik büyüklüğü 70 trilyon dolar iken, mevcut para ve para türevleri (sanal para) toplamı 760 trilyon doları bulmuş durumda. Maliyetli para (adına ister faizli sistem deyin, ister kâr payı farketmez. Kâr payı ve SUKUK ile ilgili yazıyı okumak için: TIKLAYINIZ) ile borçlanma, reel ekonomileri daraltırken, mevcut paranın sanal piyasalara yönelmesine sebep olur. (Şekil 9)

Maliyetli para ile borçlanma, belirli ellerde biriken paranın daha da çoğalmasına, bu parayı kullananların ise gelir düzeylerinde gerilemeye sebep olur. Bu öyle bir sistemdir ki, gelir piramidinden de anlaşılacağı üzere, alt gelir grubunu oluşturan çoğunluğun kazançlarının piramidin en tepesine doğru aktarılmasını sağlar. (Şekil 10)

10Kapitalist sistem, maliyet enflasyonuna sebep olarak işçi ücretlerini göstermiştir. Halbuki maliyet enflasyonunun esas sebebi hammadde fiyat artışları, maliyetli para kullanımı, enerji maliyetleri, vergilerdir. İşsizlik oranlarının %10’larda seyrettiği yani eksik istihdamın olduğu dünyada maliyet enflasyonunun sebebi işçi ücretleri olamaz. Maliyet enflasyonunun sebebini işçi ücretleri olarak kabul etmek, ekonomiyi bir sarmalın içerisine atmıştır. İşçi ücretlerinde aşağı yönlü baskı ve işsizlik oranlarındaki artışlar, bir süre sonra toplumda talep daralmasına sebep olacak ve bu da üretimi düşürecektir. Bu yanlış anlayış devam ettikçe, eksik talepten dolayı oluşan deflasyon derinleşecektir.

Klasik teorinin denge analizinde gelir=çıktı. Halbuki gerçekte üretim, üretim harcamalarından elde edilen gelirden büyüktür.

Kapitalist düzende yatırımların iki kaynağı vardır: Tasarruf ve borç. Her iki kaynak da piramidin üst kısmındakilerin gelirlerini artırıp, piramidin tabanındakileri üsttekilere köle yapar.

Büyümeye esas olarak GSMH rakamları kabul edilmelidir. Ancak bunu yaparken, dönem içi mal ve hizmet üretiminden stoklar çıkarılmalıdır. Bu şekilde elde edilecek rakam, gerçek büyüme rakamıdır. Kapitalist düzende “Üretim=Gelir=Tüketim” varsayımından hareket edildiğinden GSMH hesapları üretim, harcama ve gelir şeklinde yapılıp birbirine eşitlenir. Bu formül tam istihdam düzeyindeki bir ekonomi için doğru olabilir. Ancak kapitalist iktisadi düzende tam istihdam düzeyine ulaşmak mümkün değildir. Dolayısıyla üretim gelirden büyüktür. Gelirin hepsinin de tüketime gitmeme ihtimali yüksek olduğundan doğru denklem: Üretim >Gelir ≥Tüketim.

Mevcut iktisat sisteminde enflasyon hesaplamasında mantık hatası vardır. Bu mantık hatası, enflasyonun tarifiyle başlar. Kapitalist sistemde enflasyon; “fiyatlar genel seviyesinin yükselmesi” olarak tarif edilir. Piyasalarda enflasyonun arz ve talep olmak üzere iki şekli görülür. Kapitalist öğreti, ekonomileri tam istihdam düzeyinde ve arzın da talebe eşit olduğu varsayımıyla tanımlamalara gider. Piyasaların serbest bırakılması halinde kendiliğinden dengeye ulaşacağını iddia eder. Halbuki serbest bırakılan piyasalar hiçbir zaman dengeye varmaz. Öte yandan bir dönem içinde üretime harcanan para toplamı, aynı dönem içinde üretilen ürünü satın almaya yetmez. Örneğin, bir aylık zaman dilimi içinde, tek vardiyalı bir işletmede A ürünü üretiliyor diyelim. Bu işletmenin kira, işçilik vb sabit giderleri ile, üretim miktarına göre değişen hammadde, elektrik gibi giderlere ödediği toplam para miktarı, o ayın sonunda elde edilen ürün toplamının parasal karşılığından daima küçüktür (Şekil 11). Bu tablonun bize gösterdiği bir konu daha vardır. Üretim maliyetlerinde işçilik giderleri sabit giderlerdendir.  Üretimin artması, işçilik giderleri üzerinde bir artış meydana getirmediği gibi, üretim maliyetini de düşürecektir. Dolayısıyla, kapitalist sistemin iddia ettiği gibi, maliyet enflasyonunun en önemli sebebi işçilik ücretleri olamaz. Sorun ihtiyaç sahiplerinin üretilen ürünü talep edecek maddi güçlerinin olmamasıdır. İşçilik ücretlerini aşağıya baskılama, tüketimdeki daralmayı hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz.

11

İddia edilenin aksine, maliyet enflasyonunun ana sebebi işçilik ücretleri değil, maliyetli paradır. İşletmeler kredi kullandığında, ödeyecekleri faiz oranını maliyete yansıtırlar. Aynı şekilde maliyetli para ile borçlanan devletler, ilk başta ana para ve daha sonraki aşamalarda borçlanılan ana paranın faiz ödemesi kadar rakamı vergi artışlarıyla piyasadan çekmek zorundadırlar. Devletin bu vergi artışları kurumlar vergisi gibi vergileri artıracağından, işletmeler için ikinci bir maliyet artışı sebebi olacaktır. Durum bu kadar açıkken, ve tanımlamada maliyet ve talep enflasyonu ayırımı yapılmışken, nedendir bilinmez, devletler piyasadaki enflasyonu hep talep enflasyonu gibi değerlendirmiş ve çözüm olarak da piyasadan yüksek faizle para çekme yoluna gitmişlerdir. Hal böyle olunca da resesyon, kapitalizm için kaçınılmaz bir sonuçtur.

Buraya kadar anlatılanlardan, “enflasyon, fiyatlar genel seviyesinin yükselmesidir” tanımının eksik kaldığı görülmektedir. Ekonomi, bireylerin refahı için çalışan bir bilim dalı ise, o halde bireylerin refahını artıracak tanımlama ve çözümler önermelidir. Şu halde enflasyon, aslında “bireylerin satın alma gücündeki azalmadır” tanımı daha doğru olacaktır.

Deflasyon ise, enflasyonun aksine, fiyatlar genel seviyesinin sürekli olarak düşmesidir. Talep eksikliğinden dolayı firmalar küçülür, işsizlik oranları artar ve fiyatlar sürekli düşer. Tüketiciler ise fiyatların daha da düşeceği beklentisiyle harcama yapmazlar. İşsizlik sayısındaki yükseliş de talebi iyice daraltacağından ekonomi tam bir çöküşe evrilir. Deflasyon süreci, enflasyondan daha tehlikelidir. Deflasyonun sebepleri; 1-üretim karşılığınca piyasada artırılması gereken emisyon hacminin artırılmaması, 2-gelir dağılımında dengesizlik, 3-maliyetli para kullanımıdır. Bu üç madde, aslında kapitalist ekonomi anlayışındaki mantık hatasının doğal sonucudur.

Enflasyon hesaplamasında fiyatı artan ürünler ile, fiyatı düşen ürünler aynı sepette toplanmaktadır. Halbuki, hammadde, enerji fiyatları gibi bazı fiyatların talep karşısındaki duyarlılıkları düşüktür ve genelde artma eğilimindedir. Öte yandan mamül malların fiyatları talebe karşı oldukça duyarlıdır. Dolayısıyla, kapitalist sistemin hastalığı olan aynı anda maliyet enflasyonu ve talepteki düşüşten kaynaklanan deflasyon, enflasyonun olduğundan daha düşükmüş gibi görülmesine sebep olmaktadır. Bu da yetmezse, sepet içeriği değiştirilerek enflasyon rakamları düşük gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu hesaplama yöntemiyle ortaya çıkan enflasyon rakamı ile, bireylerin enflasyon rakamları arasında büyük farklılıklar oluşmaktadır.

Örneğin, bir çiftçinin üretim girdi maliyetlerinde (mazot, gübre, tohum vs) %10’luk artış olduğunu düşünelim. Talep daralmasından dolayı bu çiftçinin ürünü %10 fiyat düşüşüne maruz kalsın. Bu durumda enflasyon mevcut hesaplama tekniğiyle %0 çıkacaktır. Halbuki örnekteki üreticinin enflasyonu %10 maliyet artışı ve %10 üretilen ürünün fiyatındaki düşüş olmak üzere %20’dir (Şekil 12)

12

Sabit gelirlilerin maaş artışları (işçi, memur, emekli) “hedef enflasyon” denilen, gelecekte ulaşılacağı öngörülen enflasyon rakamına göre belirlenmektedir. Enflasyon hesaplamasındaki oyunu dikkate aldığınızda, sabit gelirlilerin ellerine geçen paranın satın alma gücü her geçen yıl daha da azalmaktadır. Bunun yanında yıllık ekonomik büyümeden de bu kesime bir pay verilmemektedir. Böylece geçimini sağlamakta zorlanan sabit gelirlilerin önüne, bankalara borçlanmaktan başka bir seçenek bırakılmamaktadır. Öte yandan, örneğin ülkemizde dolaylı vergilerin oranı %70’ler düzeyindedir. Bunun anlamı, örneğin Türkiye’de yıllık geliri 6 milyar TL olan birinin, yıllık geliri 12 bin TL olan biriyle kıyaslandığında, aldığı üründe aynı miktar vergiyi vermesi demektir. Bu uygulama, devletler için kolay, ancak bir o kadar da adaletsiz bir vergilendirme yöntemidir.

Ekonominin büyümesi, reel gelir ya da reel üretimin değişim oranıdır. GSYİH ve GSMH, ekonomideki toplam hasıla ve toplam geliri ölçer. Ancak GSYİH ve GSMH, ekonomik hasılanın ölçülmesi için yetersiz göstergelerdir. Bu yolla yeni ürünlerin üretim sebebinin açıklanması zordur. Ayrıca GSYİH ile refah arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Daha açık bir ifadeyle büyüme ve kalkınma farklı şeylerdir.

GSYİH, para ile alınıp satılan mal ve hizmetlerin ölçülmesi yoluyla, bir ekonomideki net hasılayı ve katma değeri ölçer. Dolayısıyla alınıp satılmayan ve dolayısıyla ölçülmeyen hasılayı dikkate almaz.

İktisat teorisi toplam GSYİH ile mi yoksa kişi başına düşen GSYİH ile mi ilgilenmesi gerektiği konusunda ikilemde kalmıştır. GSYİH bize ekonominin boyutlarını gösterirken, kişi başına düşen GSYİH ise toplumdaki bireyin hazzını gösterir. Ancak, kişi başına düşen GSYİH’dan çok gelir dağılımındaki adalet önemlidir.

Bu konu, iktisat biliminin göz ardı ettiği en önemli konudur. Kapitalist sistem parayı bir stoklama aracı olarak gördüğünden, bunu daha da artırmanın yollarını düşünür. Kapitalizm paylaşmayı asla aklından geçirmez. Çünkü paylaşmanın kendi servetini azaltacağını düşünür. Üretimin temel amacı maksimum kâr elde etmektir.

Kişi başına düşen milli gelirin hesabı basittir: Milli gelir / nüfus. İki kişilik bir ülke düşünelim. A kişisinin geliri 1.000 birim iken B kişisinin geliri 0 olsun. Kişi başına düşen milli gelir A+B/2=500’dür. Yani o ülkede kişi başına 500 birim gelir düşüyor anlamına gelir. Halbuki gerçekte B kişisi açtır. (Şekil 13)

13

Ülkemiz de dahil, pek çok kapitalist ülkede gelir dağılımında adaletsizlikler vardır.(Şekil 14) Gelir dağılımında adil olunup olunmadığını Gini katsayısı ile ölçüyoruz. Gini katsayısının 0’a yaklaşması, gelir dağılımında adilleşen bir yapıyı bize gösterir. Sosyal demokrasi ile yönetilen ülkelerden İsveç, Norveç gibi ülkelerde Gini katsayısı 0,25-0,30 aralığında. Türkiye’nin de üyesi olduğu OECD ülkeleri arasında en kötü Gini katsayısına sahip ülkeler sırasıyla şu şekilde: 1-Şili 0,50, 2-Meksika 0,48, 3-Türkiye 0,41. TÜİK 2011 verilerine göre en yüksek YOG (Yıllık Ortalama Gelir)’e sahip %20’lik kesim ile, en düşük YOG’e sahip %20’lik kesim arasında 8 kat fark vardır (46,7’ye 5.8).

14

Batılı kaynaklarda paranın üretimi ve borca dayalı para sistemi konusunda eleştirel birçok kaynak bulunmaktadır. Ülkemizde de Prof. Dr. Gültekin Çetiner ve Prof. Dr. Mete Gündoğan’ın Borca dayalı para sistemi (BDPS) ve Kısmi rezerv sistemi (KRS) konusundaki çalışmaları ve toplumu bilgilendirmeye, farkında olmaya yönelik gayretleri takdire şayandır. Aşağıdaki grafikte verdikleri Zekat ve Faiz karşılaştırması “Faiz, gelir piramidinin üst kısmını daha da büyütürken, zekat müessesesi bunun tam tersine, üst kısımdan tabana doğru bir gelir akımı sağlar” önermesi teorik olarak doğrudur. Ayrıca 10.000 gram altın’ın %2.5 yıllık rakam karşılığı 100 yıllığına zekat ve faiz grafiği de teorik olarak doğrudur. Ancak gözden kaçırılan nokta, gelir dağılımındaki adaletsiz paylaşımın devam ediyor olmasıdır. Gelirin %80’ini nüfusun %20’si almaya devam ettikçe, bu elde ettikleri gelirle oluşturdukları servetin %2.5 gibi bir oranını her yıl zekat olarak vermelerinin bir kıymeti yoktur. Bu onlar için sadakadan ibaret bir rakamdır ve serveti meşrulaştırmaktan öte bir anlamı olmaz. Havuz problemi gibi düşünelim. Havuzu boşaltan musluk %2.5 ile bu havuzu boşaltır. Ama öte yanda bir de bu havuzu %80 ile dolduran ve unutulmuş bir başka musluk var.

faiz-zekat

Bir örnekle açıklamak gerekirse, 10 kişilik bir ülkede milli gelir toplamı 1.000 TL olsun. Nüfusun %20’si bu gelirin %80’ini, yani 800 TL’sini alacaktır. Geri kalan %80 nüfusa ise, milli gelirin %20’si olan 200 TL’yi paylaşmak düşecektir. Bir yıl sonunda %2.5 zekat oranına göre, 800 TL’nin zekatı 20 TL olacak ve 780 TL’ye düşecektir. Öte yandan, %80’lik nüfus, yani 8 kişinin elde ettiği gelir toplamı 220 TL’ye çıkacaktır. Bu gelir dağılımındaki adaletsizlik devam ettiği sürece tablo değişmeyecektir. Aksine, iki grup arasındaki uçurum kapanmak şöyle dursun daha da büyüyecektir. (Şekil 15) (Örnekte, tepedeki %20’lik kesimi temsil eden iki kişinin, ihtiyacı ve borcu düşüldükten sonra nisap miktarınca zekat verecek duruma geldikleri varsayılmalıdır. Bu notu düşmemin sebebi,  birilerinin olayı saptırmak için, zekat gelirden değil, ihtiyaçlar ve borçlar düşüldükten sonra nisap değerince servet üzerinden verilir diye olayı sulandırma ihtimalindendir. Her yıl gelirin %80’ini alan %20’lik kesimin nasıl bir servete sahip olabileceğini hesap etmeye bile gerek yoktur. Ama dileyen bu örnekten yola çıkarak hesaplayabilir.)

Ayrıca “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 219) gibi birçok ayette, zekatın ihtiyacından fazlası anlamına geldiği aşikar iken eski fıkıh kitapları üzerinden bugüne ait fetvalar üretmek doğru değildir ve istenen neticeleri vermez. Bunu yapabilmek için “yaşayan müçtehitlere” ihtiyaç vardır. Zekat, infak, afv, sadaka gibi kavramlar, yoksul için günü kurtarma, zengin için de ucundan vererek meşrulaştırma aracı değildir, olmamalıdır.

İhsan Eliaçık’ın şu sözlerini dikkate almak gerekir kanaatimce: “Zekat, mülk, kenz, infak… Bunların yeniden düşünülmesi lazım. Bunlardan aynı şeyi anlamıyoruz. Zekat fazlalık demek, İhtiyaçtan fazla olanı vereceksin. “Zekatı verildikten sonra…” ‘’fazla olanı verildikten sonra’’ demektir. Fazla olanı verince nasıl servetin olacak? 40/1 olarak anlarsan oradan servet çıkarırsın böyle. Kur’an 40/1’i eleştirir. Necm; 34. ayette “Azını verir çoğuna cimrice sarılır” deniyor. Kim bu? Ebu Cehil. Onun gibi anlıyorsan zekatı, devam et, onun gibi servet sahibi olursun. Kur’an bunu kaldırmıştı, tuttular zekat fıkhının temeli yaptılar. Olacak iş mi? Bak kardeşim, İslam’da şahsi zenginliğe izin yoktur. Toplumsal zenginliğe izin vardır. Tek başına kurtuluş yok. Biri yerken diğeri bakmayacak, biri açken diğeri tok yatmayacak. Olacaksa hepimizde olacak, olana kadar da bölüşeceğiz.”

15

Günümüz iktisat teorilerinde işgücü, bir işi olan veya iş arayışındaki kayıtlı kişileri ifade eder. Katılım oranı ise, işgücündeki çalışma yaşındaki nüfusun payını belirtir. İşsizlik oranı ise bir işe sahip olmayan ama iş arayışı içinde olan kayıtlı işgücünün bölümüdür. Bazı kişiler iş aradıkları halde işsiz olarak kayıtlı olmadıkları için resmi istatistiklerde kayıtlı işgücü veya kayıtlı işsiz olarak gözükmezler. Halbuki, ekonomik açıdan bakıldığında bu kişiler işgücü dahilindeki işsizlerdir. Bu noktadan bakıldığında, açıklanan resmi işsizlik rakamlarının en az iki katı kadar işsizlik oranına ulaşılır ki doğru rakam da budur.

Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK), işsizlik oranını hesaplarken Uluslararası Emek Örgütünün (ILO) standart hesaplama yöntemlerini kullanıyor. Buna göre 15 yaşından büyük olan ve tam gün esasına göre bir işte çalışmıyor olanlar gruplara ayrılıyor. TÜİK’in kullandığı uluslararası standarda göre istihdam edilmeyen, son üç ayda iş aramış olan ve 15 gün içinde bir işte istihdam edilebilecek durumda olan kişiler işsiz olarak sınıflandırılıyor ve oran bu sayıya göre hesaplanıyor. Bu hesaplamaya iş bulma ümidi olmadığı için son üç ayda iş aramayı bırakmış olup da iş bulsa çalışacak olanlar, mevsimlik işlerde çalıştığı için iş aramayan ama sürekli iş bulsa çalışmaya hazır olanlar, ev kadını, emekli, irad sahibi, öğrenci ya da özürlü, yaşlı ve hasta olduğu için iş aramayan ama bulsa çalışmaya hazır olanlar, diğer nedenlerle iş aramayan ama iş olsa işbaşı yapmaya hazır olanlar dahil edilmiyor.

Özetle 15 yaşından büyük olup da son üç ay içinde iş arayan ve 15 gün içinde işbaşı yapmaya hazır olduğunu bildirenlerin toplam işgücüne bölünmesiyle işsizlik oranı hesaplanıyor.

Bir hesaplama örneği vermek için Türkiye’nin Ekim 2011’deki istihdam durumunu sayılarla ele alalım. Ekim 2011’de Türkiye’nin nüfusu 72,7 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Bu nüfusun 53,9 milyonu 15 yaş ve daha yukarı yaş grubudur. Bir işte çalışanlar yani istihdam edilenler (24,5 milyon) ve son üç ayda iş aramış ve 15 gün içinde işe başlayabilecek konumda olan işsizlerin (2,5 milyon) toplanmasıyla bulunan toplam işgücü 27 milyon kişidir.

İşsizlik oranını hesaplamak için şöyle bir denklem yazabiliriz:  İşsizlik Oranı = Son 3 ayda iş arayan ve 15 gün içinde işe başlayabilecek durumda olanlar / Toplam işgücü

Yukarıdaki sayıları bu denklemde yerlerine koyalım (yuvarlamalar nedeniyle küçük farklar olabilir):

İşsizlik Oranı = (2,5 / 27) x 100 = 9,1

Yani Ekim 2011’de Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 9,1’dir.

Bu sistemin en önemli eksikliği bir kişinin işsiz sayılabilmesi için son üç ay içinde başvurmuş olması gereğidir. Gelişmiş ülkelerde insanlar başvurularını sürekli yenilese de gelişme yolundaki ülkelerde bu yenileme bu sıklıkla yapılmıyor. O nedenle işsiz sayısı da olduğundan az görünebiliyor.

İşsizlik rakamlarındaki çarpıtmalara en bariz örnek, TÜİK’in 2012 büyüme ve istihdam artış rakamlarındaki tutarsızlıktır. 2012 rakamlarına göre inşaat sektöründe %0,6 büyüme sağlanırken, bu sektörün istihdam artışı %2 olarak açıklanmıştır. Yine 2012 yılının hizmetler sektöründeki büyüme %2,6 iken, bu sektörün istihdam artışı %5.9 olarak açıklanmıştır. Buna ilaveten, örneğin Boratav’a göre, 2012 büyüme rakamlarından, ödeme aracı olarak kullanılan Altın çıkarıldığı takdirde, gerçek büyüme rakamı %1.5 olarak hesaplanmıştır.

Borç/GSMH oranı, kişi başına düşen milli gelir rakamında olduğu gibi bize gerçek değerleri vermez. Hane halkı borç yükünün hane halkı harcanabilir gelirine oranı esas bakılması gereken yerdir. TCMB verilerine göre 2005’te %.5.5 olan hane halkı borç yükü, 2011’de %52’ye çıkmıştır.

Dolayısıyla ekonomik göstergelerle açıklanan veriler birer “algı yönetimi”dir. Detaylara indiğinizde çelişkiler ve birbirini yalanlayan rakamlara ulaşırsınız.

Bu algı yönetimine bir örnek de döviz rezervlerindeki artıştır. Döviz rezervinin %65’i, bankaların kısmi rezerv olarak Merkez Bankası’nda tutmaya mecbur oldukları rakamdan oluşur. Yani Emanet rezervdir. Geri kalan %35’lik kısım net rezervdir. Ayrıca rezerv demek atıl para demektir. Örneğin, %20 faizle borçlanan devlet, bu paranın bir kısmını %1 gibi bir oranla borç aldığı bankada tutar. Ayrıca, ülkemiz rezervlerinin 3/4’ü %0,5 faiz karşılığı ABD devlet tahvillerinde tutulmaktadır. Yastık altından toplanan 125 ton Altın ise İngiltere’de emanet olarak tutulmaktadır.

Kapitalist teori, kalkınmanın önündeki engeller olarak, nüfus artışı, kaynak kıtlığı, sermaye yetersizliği gibi sebepler saymıştır. Geniş bir tarım toplumunda yaşayan Malthus, sabit toprak arzı konusunda endişelenmiştir. Sabit toprak arasında çalışmayı deneyen nüfus, arttıkça işgücünden sağlanan marjinal ürün azalacak ve tarımsal ürün, nüfus ile orantılı olarak artmayacaktır. Dolayısıyla insanlar açlık çekecek ve tüm gelirlerini tüketmek zorunda kalacaklardır. Bu da tasarruf oranlarını aşağı çekeceğinden, ülke yatırım yapamaz düzeye gerileyecektir. Malthus’un bu yaklaşımı, kapitalist teorinin temellerinden biri olan “kaynaklar sınırlı-ihtiyaçlar sınırsız” yanlış önermesinin tipik bir tezahürüdür. Malthusçular, nüfus artışının savaşlarla, kitle ölümleriyle aşağıda tutulması gerektiğine inanmışlardır.

Halbuki tarım teknolojisindeki gelişmelerle, Hollanda gibi ülkeler, denizi doldurmak suretiyle elde ettikleri tarım topraklarında ürettikleri tarımsal emtia ile Avrupa ortalamasının üzerine çıkmıştır. Öte yandan İsrail, çölü verimli bir tarım arazisine dönüştürebilmiştir.

Tarihten bir örnek vermek gerekirse, 1929’larda ABD tarım üretimindeki artış oldukça yüksekti. Ancak büyük buhran sonrası çiftçiler, üretemedikleri için değil, aksine çok fazla ürettikleri için iflas ettiler. Öte yanda ise yetersiz beslenme sonucu hayatını kaybeden milyonlarca çocuk vardı ABD’de. 1922-29 arası üretim %50 artarken, ücretler sadece %7 oranında artmıştı. Gelir dağılımındaki bu adaletsizlik, zamanla üretim piyasasının kârlılığını düşürmüş ve sermaye sahipleri daha yüksek getirisi olan mali piyasalara akın edince büyük çöküşün fitili ateşlenmiş oldu ve 24 Ekim 1929’da New York Borsası çöktü.

Geleneksel büyüme modellerinde sermaye birikimi, büyümenin kaynağı olarak gösterilir. Gavin’in çalışmasına göre, uzun dönemde yüksek tasarruf oranları, yüksek büyüme oranları ile ilişkilidir.

Pasinetti’nin şu önermesi kapitalist sistemin ana gayesini yoruma bile gerek bırakmadan tüm çıplaklığıyla ortaya koymaya yetmektedir: “ tüketim fonksiyonundan hareketle, zenginler fakirlerden daha düşük tüketim eğilimine sahiptir. Dolayısıyla eğer zenginler gelirden giderek daha büyük pay alıyorsa, yani  gelir  dağılımı  eşitsizliği  artıyorsa,  tasarruf  oranları  yükseliyor  olabilir.  Tasarruf oranındaki yükseliş,  sermaye birikiminin ve büyümenin hızlanması ile sonuçlanacaktır.”

Kalkınmanın önündeki engellerden sayılan sermaye yetersizliği ise paranın maliyetli oluşundan kaynaklanmaktadır. Para bir mübadele aracıdır, değer saklama aracı değildir. Değer saklama aracı olarak kabul gördüğü anda, para bir emtia gibi hareket eder ve maliyeti olur ki buna da faiz (ya da kâr payı) adını veriyoruz.

“Tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan?” sorusu gibi “faiz mi enflasyona sebep olur, yoksa enflasyondan dolayı mı faiz yükselir?” sorusu da sürekli tartışma gündemindedir. Halbuki, üretilen mal ve hizmetlerin karşılığı olması gereken para, bir değer saklama aracı haline getirildiğinde, ulaşılması ve kullanımı maliyetli olacaktır. Maliyetlerdeki artış fiyatlara yansıyacağından, faizin enflasyona sebep olacağı çok açıktır. Kapitalist teoriye göre, artan faiz oranları tüketimi ve dolayısıyla fiyatları aşağıya çekecektir. Halbuki pratikte bunun tam tersi olmaktadır. Faiz, maliyetli para demektir. Para maliyeti ne kadar artarsa, üretilen mal ve hizmetin maliyetini de yukarı çekeceğinden, enflasyonu da yükseltecektir.

Faizin bir diğer negatif yönü de, paranın belli ellerde stoklanmasına sebep olmasıdır. Para, değer saklama aracı olduğu takdirde, üretilen mal ve hizmetlerin karşılığınca piyasada olması gereken (mübadele aracı) para kısıt hale geleceğinden, hem maliyetler yükselir(enflasyon), hem talep daralır, hem de deflasyona sebep olur. Faiz aynı zamanda bir gelir transferidir. Parayı stoklayıp, faiz karşılığı satanlara doğru bir kâr  transferidir. Dolayısıyla, gelir dağılımının daha da bozulmasına neden olur.

Bu konuda Prof. Dr. Haydar Baş’ın “Milli Ekonomi Modeli” adlı eseri incelenmeye değer olmakla birlikte katılmadığımız yönleri de bulunmaktadır. Burada amaç, kapitalizmin değer yargılarını çürüten ve bunu geniş kitlelere duyurma gayreti içinde olan Prof. Dr. Haydar Baş, Borca dayalı para sistemi ve paranın bankalarca üretilmesini sorgulayan Prof. Dr. Gültekin Çetiner ve Prof. Dr. Mete Gündoğan gibi önemli akademisyenleri eleştirmek değil, üç beş satırlık da olsa, bir katkıyı dilimiz döndüğünce sağlamaktır.

Sonuç olarak, kâinatta her şey bir denge üzerine kurulmuştur ve aşırılığın bedeli ağır olmuştur. Örneğin yeryüzündeki ormanları katlederseniz, bazı yerler kuraklıktan kıvranırken, bazı yerleri sel vurur. Büyüme de böyledir. Belirli bir zaman alır ve belirli bir seviyeye kadar sürer. İnsan doğar, büyür ve ölür. Bir Amerikan atasözünde “büyüme sonsuz olsaydı, ağaçların dalları göğe değerdi” denilir. Sürekli ve sonsuz büyüme mümkün değildir. Üstelik bunu vahşi bir şekilde yaparsanız, tahribata yol açarsınız ki bedeli ağır olur. Talep yönlü iktisat teorilerinde de talebi ne kadar artırırsanız artırın, gelir dağılımını ne kadar düzeltirseniz düzeltin bir müddet sonra talep doygunluğu diye bir kavram ortaya çıkacaktır. Bir bireye ne kadar araba, telefon, ekmek, buzdolabı, çamaşır makinası satabilirsiniz?

Nitekim 1929 buhranı ve 90’lı yıllar vahşi büyüme politikası izleyen ülkelerin pazar problemiyle karşılaşmalarına sebep olmuştur. Kâinattaki “denge” büyüme konusunda da kurulmalıdır. Bu konuda da belki nüfus artış hızıyla paralel bir büyüme oranı formülü geliştirilebilir.

Günümüz iktisat düşüncelerinin ve dolayısıyla insan denilen varlığın paylaşmayı öğrenmesi gerekir. Dünya nimetleri üzerinde, yeryüzündeki tüm canlıların hakkı vardır. Bir aslan, bir ceylanı beslenmek için yakaladığında onunla yetinir. Karnını doyurur ve artanı da yuvasına götürüp stok yapmaz, diğer canlıların da rızıklanması için orada bırakır. Yarın aç kalırsam korkusuyla, bunu da yarın yerim, ya da çocuklarıma bırakırım düşüncesiyle ihtiyacından fazla ceylanı öldürme yolunu seçmez.

Bakara/268 “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder” der. Bir yanda mülk Allah’ındır veya rızık Allah’tan cümlelerini diline dolamış Müslümanların öte yandan mallarını artırıp, sayıp durmaları ne büyük çelişkidir. Eğer bu sömürü düzenine bir alternatif üretilecekse, bunu bizler yapmalıyız ve bunu da ancak İhsan Eliaçık’ın tabiriyle “kapitalizme abdest aldırmak”tan vazgeçtiğimiz zaman yapabiliriz.

Yazan: @sasgem