KASIM 2000 VE ŞUBAT 2001 KRİZİ

grafik2

Yakın tarihimizin iki büyük krizinden biri 2001 krizidir. Ekonomi tarihimizde sıkça gördüğümüz krizlerin neden ve nasıl olduğunun kavranması ve buna göre tedbirler alınması halinde, ileride benzer sebeplerden doğabilecek krizleri önleme şansımız artar.

Türkiye’de 2000 yılından başlayıp 2001 yılı Şubat ayına kadar yaşanan kriz döneminin özellikleri ve göstergeler incelendiğinde, yaşanan krizin hem ekonomik, hem bankacılık, hem de para krizi özellikleri taşıdığı görülür.

Nitekim, bankaların yükümlülüklerini yerine getirememesi ve finansal sistemin çökmesi tipik bir bankacılık krizine işaret ederken, açık pozisyondaki bankaların, spekülatif atakların oluşturduğu taleple döviz kurlarının kur rejimini değiştirmesi de krizin bir para krizi olduğunu gösterir.

Türkiye, 22 Kasım 2000’de patlayan bir finansal kriz yaşamaya başladı. Bu tarihte bankalar arası piyasada gecelik borçlanma basit faizi yaklaşık 3 kat artarak ortalama %110.8’e, (en yüksek %210) fırladı. Daha önce, örneğin 15 Kasım’da ortalama gecelik faiz %81.45 düzeyindeydi. Faiz, faiz sonraki günlerde düşmüş ve sıçrama kamu kesimi maaş ödemesine bağlanmıştı ama, önceki aylarda böyle bir sıçrama yoktu. Ağustos, Eylül ve Ekim aylarının 15’inde gecelik faiz sırasıyla %37.33, 44.5 ve 38.5 düzeyindeydi.

22 Kasım sonrası, TCMB’nin döviz rezervlerinde de önemli bir azalma gözlendi. 17-24 Kasım haftasında yaklaşık 3 milyar Dolar, 24 Kasım-1 Aralık haftasında da 2.5 milyar Dolar olmak üzere döviz rezervinin 5.5 milyar Dolar’ı eridi. İki haftada brüt döviz rezervi 24,4 milyar Dolar’dan, 18.9 milyar Dolar’a geriledi. Böylece enflasyonu düşürme programının net döviz rezervi üzerine koyduğu alt sınıra inilmiş oldu. Rezerv erimesi, finansal piyasalardaki baskının ve gerginliğin yüksekliğinin göstergesiydi. Bunun rezerve yansıması da, daha önceden, Ekim ayından itibaren başlamıştı.

Tüm bunlar olurken, EUR piyasalarında, Türkiye tahvillerinin faizleri de artmaya başlamıştı.

Finansal kriz konusunda şu görüş ağırlıklıdır; krizin ortamı ve göstergeleri vardır, ama krizin kesin olarak olacağını söylemek, hele de zamanını öngörmek mümkün değildir. Dornbusch’un deyimiyle, “Kriz ancak patladığında görülür.” Zaten krizin kesin ve ne zaman olacağı bilinse, gerekli önlemler alınır, kriz önlenirdi. Finansal krizdeki baskı ve gerginlik, güvensizlik ve panikten kaynaklanır.

Peki, güvensizliğin temelinde neler vardı?

2000 Kasım’ına kadar, Türkiye geçmişte IMF ile 16 anlaşma yaparak istikrar programları uygulamış, ancak bunlarla enflasyonu indirememiş, çoğunu da yarıda kesmişti.

Ayrıca 1990’larda, dövizi çıpa yapan benzer programlar birçok ülkede başarısız olmuştu.

İç talepteki genişleme ve bu talebin ithalata yönelmesi program öngörülerini aştı. Faizlerdeki hızlı düşüş, talep patlamasına neden oldu. Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere, (DİBS bileşik faizi gerçekleşen enflasyon ve beklenen TEFE enflasyonu) DİBS bileşik faizi 2000 başından itibaren çok hızlı gerilemiş, hem gerçekleşen, hem de beklenen enflasyonun altına düşmüştür. Tüketiciler için DİBS ve özellikle mevduat reel faizleri hem beklenen (ex-ante) hem gerçekleşen (ex-post) enflasyona göre eksi değerlere inmişti.

2000 yılında, kamu fiyatlarını da bir çıpa olarak kullanmak için, 1999 sonlarında yüksek kamu zamları yapıldı. Kamunun enflasyonunun 2000 başından itibaren %2 dolayında kalacağı varsayıldıysa da 2000 Ocak kamu enflasyonunun bazı sektörlerde %30’u aştığı görüldü.

2000 Şubat’ında portföy yatırımı amacıyla, hisse senedine gelen yabancı fonların bir bölümü ülkeyi terk etmeye başladı. Bu durum, endekste önemli düşüşlere neden oldu.

Konsolide bütçe içinde kalındığında, kamu açığının istenen düzeye rahatça ineceği gözüküyordu ancak, kamu bankalarını ve KİT sistemini de içine alan kamu kesimi açıkları sıkıntı yaratıyordu. Kamu bankalarının görev zararları artarak sürüyordu.

Bütçe ve kamu kesiminin mali uyum hedefleri, faiz dışı denge üzerine yoğunlaşmıştı. Bunun sakıncası, faiz dışı denge hedefleri, özel kesime yapılan faiz transferlerini ve bu transferlerin özel talep üzerindeki uyarıcı etkisini gözardı ediyordu.

Bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması gerekiyordu ama, kamu bankaları da dahil, bankacılığı yeniden yapılandırma girişimleri hep batık banka sayısının çok yüksek olduğu ve sistemin sanıldığından da zor bir durumda olduğu düşüncesine neden oldu.

DİBS faizleri reel faizlerin hızla düşmesine neden oluyor, bu da tüketici kredilerini hızla artırıyordu.

Enflasyonun, kur artışına göre yüksek olması, yani TL’nin değerlenmesi, hem bir fiyat ikame etkisi hem de gelir etkisine neden oluyordu. Bu da ithalatı yükseltiyordu. Laursen-Metzler etkisi olarak bilinen, yerel paranın değerlenmesi nedeniyle, ithal edilen malları satınalma gücünün artması teorisi sebebiyle ithalata dayalı bir büyüme ortaya çıkmıştı. Bu durum, ihracatın, ithalata oranla daha az artmasına neden oluyordu. Bütün bunlar neticesinde cari açık hızla yükseliyordu. Büyüyen cari açık, dış kaynak ihtiyacı doğuruyordu. Ancak, 2000 yılında net doğrudan yabancı yatırım 112 milyon Dolar’da kaldı.

Demirbank Trajedisi:

“Kara çarşamba’ olarak anılan günde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Hükümet üyeleri arasında patlak veren kriz sonrası Anayasa kitapçığının Milli Güvenlik Kurulu’nda fırlatılması sonrası piyasalar 24 saat içinde alabora oldu. Bir günde 5 milyar dolar yurtdışına çıktı. 2001 Krizi sonrası ve krizi gidilen süreçte 25 bankaya Tasarruf Mevduatı ve Sigorta Fonu tarafından el konuldu. Ancak kiriz faturası bir tek el konulan bankalar ile sınırlı değildi kuşkusuz. Ekonomi tarihin en ağır yarasını almıştı.  Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, ‘’kara çarşamba’’ 2001 krizinin faturasını 251 milyar 563 milyon lira olarak açıkladı. Peki 2001 Krizi nasıl oluştu, krize götüren sürecin kilometre taşlarında neler yer aldı.

Demirbank’ın patronu Cıngıllıoğu 1995’te çok kazandığı bono kumarına girdi, Hazine göz yumdu, rakipler üzerine gitti, yabancı tetiği çekti, Merkez Bankası seyretti, medya sessiz kaldı ve Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren oyun başladı. DSP-ANAP-MHP koalisyonunun Aralık 1999’da yaptığı IMF anlaşmasıyla 4 milyar dolar dış borç garanti edilmiş, dolar kuru sabitlenmiş, bu sayede enflasyonda düşüş sağlanmıştı. Hazine, o güne kadar görülmedik düşük faizle borçlanıyordu. Her ihalede faiz düşüyor, Hazine bonolarının en büyük müşterisi olan Halit Cıngıllıoğlu’nun Demirbank’ı, kağıt üzerinde kar rekorları kırıyor, televizyonlarda sektörün dört büyük özel bankası; İş, Yapı Kredi, Akbank ve Garanti’ye isim vermeden meydan okuyan reklamlarını döndürüyordu…

Demirbank’ın patronu Halit Cıngıllıoğlu, yakın arkadaşı Tansu Çiller’in iktidarı döneminde, 1995 ve 1996’daki faiz düşüşü sırasında oynadığı ve çok para kazandığı bono kumarına, bu kez daha gözü kara girmişti. Ve satın aldığı 3,6 hatta 1 yıl vadeli bonoların parasının önemli bölümünü gecelik piyasadan, yani televizyonlarda isim vermeden meydan okuduğu rakiplerinden gecelik borç alarak yapıyordu. O rakipler sonbahar aylarında Demirbank’a borç verme koşullarını iyice ağırlaştırdı, hatta borç vermemeye başladı. Piyasalarda likidite sıkışıklığı bir krize dönüştü. (Sektörün büyük bankaları için ‘Demirbank’ı batırdılar’ dedikodusu da bu yüzden çıktı.) Demirbank hem repo hem de bono piyasasındaki faiz yükselişine karşı daha hassas bir konuma geldi. Bu dönemde bankanın finansman kaynağı çok yüksek faizle toplanan mevduat, açık pozisyon ve Merkez Bankası’ndan alınan gecelik borçlar oldu.

Demirbank köşeye sıkışırken, piyasalardaki likidite krizi ilk kurbanlarını 2000 yılının ekim ayında aldı. Kötü yönetildikleri sonradan iyice ortaya çıkan Ceylan Grubu’nun Bank Kapital’i ve Dinç Bilgin’in Etibank’ına 27 Ekim 2000’de el konuldu.

Kasıma girildiğinde IMF’nin direttiği Türk Telekom özelleştirmesinin koalisyon ortakları arasında çıkardığı gerilim nedeniyle tansiyon iyice yükseldi ve ayın ikinci yarısında kıyamet koptu. Merkez Bankası’nın araştırma bölümünden bir yetkili 2001 yılının ilkbaharında şu sözlerle anlatıyordu o günleri: “Alman Deutsche Bank, o günlerde ‘Türkiye’de faizler yükselecek’ şeklinde bir rapor yayınlamış müşterilerine (Deutsche Bank’ın 2009 başındaki Türkiye batacak raporunu da unutmamak gerekiyor). Biz aslında Türkiye piyasalarıyla ilgili çıkan her yayını takip ederiz. Gerektiğinde önceden müdahale ederek önlem alırız. Ancak nasıl olduysa! O raporu atlamışız. Raporu gören iki büyük yabancı fon bonolarını satıp dövize geçti. Piyasadan 2 milyar dolara yakın döviz çektiler.

16 Kasım’da piyasada panik çıktı, borsa çakıldı, yatırımcıların bono piyasasından kaçmasıyla faizler tırmanmaya başladı, bankalar birbirine borç vermeyi kesti. Kasım sonuna kadar piyasalardaki hızlı çalkantılar ve yabancı yatırımcı çıkışı sürdü. Kasım’ın son gününde Merkez Bankası piyasaya “Sadece döviz satarsanız TL alırsınız” ültimatomu verdi ve bu açıklamanın ardından 30 Kasım’da gecelik faiz yüzde 400’e kadar yükseldi. Aynı gece Washington’da IMF Yönetim Kurulu Türkiye için acil toplantıya başlamıştı.

O gün bono faizi yüzde 74’e kadar yükselirken, yılın ilk 10 ayında ortalama yüzde 37 faizle, kapasitesinin çok üzerinde Hazine bonosu alan Demirbank bir anda çift darbe yedi. Hem elindeki bonoların değeri düşmüş hem de gecelik borçlanma faizinin aşırı yükselmesiyle maliyetleri katlanılamaz boyuta ulaşmıştı. Böylece banka öz sermayesini birkaç günde eritti. Son umut kapısı Merkez Bankası ise bankaya para vermeyi reddediyordu (Gazi Erçel yönetimindeki Merkez Bankası’nın, Demirbank’a ihtiyacı olan parayı neden vermediği bugün bile tartışılır. Özellikle ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke’nin son krizde batıkları önlemek için piyasaya para pompalaması ve en azından şimdilik bu yönteminde başarılı olması bizdeki ekonomi yorumcularına ‘Bernanke’nin yaptığını Türkiye yapsaydı 2001 yaşanmazdı’ dedirtiyor. Ancak bu yorumları yapanlar arasında o zaman Hazine ve Merkez Bankası’nın tepe yönetiminde olan isimlerin de olması olayın bir başka şaşırtıcı yönü.

Merkez Bankası da para musluğunu kapatınca Cıngıllıoğlu havluyu attı ve Demirbank 6 Aralık 2000 sabahı TMSF’ye devredildi. Tabii arkasında katrilyonlarca lira borç bırakarak. Demirbank’ın batışı sektör açısından sistematik bir çöküşü de gündeme getirdi. Bankaların Kasım 2000’de 18.4 milyar dolara ulaşan döviz açığı, ani sıcak para çıkışı ve yurtdışı finansörlerin kredi hatlarını kesmesiyle sürdürülemez boyuta ulaştı.

El konulan bankalar:

Bank Ekspres, Kıbrıs Kredi, Bank Kapital, Marmarabank, Bayındırbank, Pamukbank, Demirbank, Sitebank, Egebank, Sümerbank, EGSBank, Tarişbank, Esbank, Toprakbank, Etibank, Türk Ticaret Bankası, İktisat Bankası, TYT Bank, İmar Bankası, Ulusalbank, İmpeksbank, Yaşarbank, İnterbank, Yurtbank, Kentbank

Özetlemek gerekirse, ülkemizde Kasım 2000’den başlayarak, Şubat 2001’de patlak veren krizin oluşmasının nedenleri şu şekilde sıralanabilir:

1-Aşırı değerlenmiş TL

2-Cari işlemler açığının kritik sınırım üzerinde seyretmesi

3-Mali sektörün sermaye yetersizliği

4-Açık pozisyonlar

5-Kamu bankalarının görev zararlarının büyüklüğü

6-Bütün bunlara bağlı olarak, özellikle mali sektörün taşıdığı kur ve faiz riskinin artması.

1999 seçimlerinden sonra kurulan koalisyon hükümetleri, içinde bulunulan konjönktürün de etkisiyle, ülkeyi enflasyon belasından kurtarmak amacıyla 2000-2002 dönemini içine alan yeni bir enflasyonla mücadele programını ortaya koymuşlardır. IMF ile anlaşma uyarınca, büyüme oranının her üç yılda %5-6 aralığında gerçekleşmesi hedeflenirken, TÜFE’de ise sırasıyla 25, 12 ve 7; TEFE’de ise %20, 10 ve %5 değerlerine ulaşmak için programlar yapılıyordu.

Bu hedeflere ulaşabilmek için sıkı bir para, maliye, gelirler ve kur politikasıyla, özelleştirmelere hız verilmesi amaçlanmıştı. Petrol Ofisi, Tüpraş, GSM lisansı, Türk Telekom, Vakıfbank, Eti holding’in bazı fabrikalarının ve Tekel’in bazı bölümlerinin özelleştirilmesi öngörülmüştü.

2000 yılında bu program tavizsiz uygulanmış, ekonomik büyüme, sepet kur artışı, net iç varlıklar ve net dış varlıklar programda öngörüldüğü şekilde tutturulmuştu. Ancak 2000 yılı sonu enflasyon oranları program hedeflerini aşmış, TEFE’de %32,7 ve TÜFE’de %39 olmuştu. Bu veriler, kur makasının açılmasına, cari işlemler açığının ve devalüasyon beklentilerinin artmasına ve dolayısıyla ekonomik programa duyulan güvenin sarsılmasına neden olmuştu.

TCMB, 2000 Kasım’ında dövizi de hedef alan yoğun spekülatif saldırıyı, çok yüksek faiz, yüklü derecede döviz rezervi erimesi ve daha da önemlisi 7.5 milyar Dolar büyüklüğündeki ek IMF kredisi ile geri püskürtebilmişti.

IMF kredisi, ek rezerv imkanı biçiminde verilmişti. Kredinin vadesi kısa ve dolayısıyla maliyeti de yüksekti. Buradan da anlaşılıyor ki, TCMB, ilan edilen döviz kuru çizelgesini savunmak için çok yüksek maliyetlere katlanmıştı. Ancak, ileriki dönemde yapılabilecek benzer bir saldırıya karşı savunma gücü büyük ölçüde azalmıştı.

Kısmen aşırı değerli TL, kısmen de 2000 yılında %7 gibi yüksek büyüme oranıyla, ithalat %23 artarken, ihracat artışı sadece %2.2 olarak gerçekleşmişti. Burada, hızlı düşen faiz sebebiyle tüketici kredilerinde %300 artış ve bunun neden olduğu iç talep patlaması sonucu ihracattan ziyade iç tüketime yönelme gözlemlenmişti. Son iki kriz sonrasında aşırı yükselen faiz oranları, vade uyumsuzluğu olan bankaların fonlaşma zararlarını artırırken, portföylerinde bulundurdukları menkul kıymetlerin de değer yitirmesine yol açmıştı. 2001 Şubat’ında dalgalı kur rejimine geçilmesinin ardından, TL’nin yabancı paralar karşısında hızla değer kaybetmesine bağlı olarak, yüksek açık pozisyonla çalışan bankalar, önemli boyutta kambiyo zararı ile karşı karşıya kalmıştı. Öte yandan, faiz oranlarındaki aşırı yükselme ve finans sektörünün yapısındaki bozulma, kredi geri dönüşlerini azaltmış, ve kredi plasmanını engellemişti.

Ekonomide yaşanan kredi genişlemesine paralel olarak, geri dönmeyen kredilerin oranı artmıştı. Bunun doğal sonucu olarak, bankacılık sektörünün mali yapısı risk altına girmişti. Takipteki alacakların toplamı 2000 sonunda 4 katrilyondan, Ağustos 2001 yılında 8.5 katrilyona yükselmişti.

Bir ülkedeki ekonomik olumsuzlukların en önemli göstergesi, o ülkenin ürettiğinden çok tüketmesidir. Üretim ve tüketimdeki bu negatif denge, dış ticaret açıklarını artırmakta ve dolayısıyla negatif tasarruflar artmaktadır. Bu durumda, ülke daha çok dış borçlanma gereği duymaktadır.

Yakın geçmişte özelleştirilmiş olan Etibank, batma durumuna geldiğinden 2000 Ekim ayı sonunda TMSF bünyesine alındı. Etibank’ın batma noktasına gelmiş olduğunun duyulması bir başka banka Demirbank’ın zor durumdaki bankalar listesine girmesine sebep oldu. Para Yatırım Bankasının da likidite sorunu yaşaması ile birlikte, Kasım 2000’de ekonomik kriz ortaya çıkmış oldu.

Demirbank sıradan bir banka değildi. Özelliği: DİBS ihraçlarının yaklaşın %15’ini aldığı ve toplam DİBS stokunun yaklaşık %10’unu taşıdığı tahmin ediliyordu. Bu büyük DİBS stokunu taşımak için ise kısa vadeli dış ve iç borçlanma yapıyordu. Mesela, pasif toplamı içinde vadeli mevduatın oranı ancak %1 dolayında olduğu tahmin ediliyordu. Bunun ortaya çıkmasıyla, Demirbank için önce dış borçlanma kanalları tıkandı, ardından iç borçlanma kanalları tıkandı. Taşıdığı DİBS stoğuna rağmen Demirbank, diğer yerli bankalardan borç alamadı.

Bankacılık sektöründe yaşanan sarsıntının ardından, bankaların açık pozisyonlarının sistemi ne kadar kırılgan bir hale getirdiği ortaya çıkmıştı. IMF’nin buradaki en büyük hatası, Türk mali sisteminin bankacılıkla ilgili bölümündeki sorunların ciddiyetini kavrayamamak olmuştur. Yumuşak geçişle bu sorunların üstesinden gelinebilecekken, radikal önlemler alındı. Gerek kamu bankalarının içinde olduğu durum, gerekse özel bankaların durumu, bankacılık ilkelerinin çok dışına çıkmıştı. Bu konu aşikardı ancak sert ve radikal önlemler sistemde çöküntü ve paniği hızlandırdı. IMF, Kasım ve Şubat krizlerinde TCMB’nin elini kolunu bağlı tutarak, ilk anda müdahale etmesini engelleyip, krizin büyümesine yol açtı.

2001 dönemi IMF baş ekonomisti olan Stanley Fischer, o dönemde Türkiye’nin önemini şu sözlerle açıklamıştı: “Türkiye, sıradan bir ülke değil. Karşımızda Tayland yok. Karşımızda ciddi ve büyük bir NATO ülkesi var” Fischer, 2001 kriziyle ilgili olarak “cari açığın en önde gelen kriz kaynağı olduğunu ve Türkiye’deki Kasım krizine bankacılık kesimi ile birlikte yüksek cari açığın sebep olduğunu” ileri sürmüştür.

Bazı iktisatçılar ise, 1994 ve 2001 krizlerini döviz krizi olarak nitelendirmişlerdir. Örneğin bir grup iktisatçıya  göre döviz krizlerinin temel nedeni, kriz öncesinde döviz kurlarını baskılayan olgu, yerel paranın aşırı değerlenmesine yol açan kur politikalarıdır. Ayrıca, döviz krizi olasılığının bütçe açıklarındaki artışlar ile yükseleceği yönündeki görüşüne dayanarak, Türkiye ekonomisindeki krizlerin Krugman kuramını doğruladığını ileri sürmektedir.

Buna mukabil diğer bir grup iktisatçı ise mali disiplinin bozuk olmasının ve aşırı reel döviz kurunun 1994 ve 2001 finansal (döviz) krizlerinin temel nedeni olduğunu ileri sürmektedirler.

Yine iktisatçılar, 2001 kriziyle ilgili olarak, riskli bir bankacılık sisteminin dışarıdan borçlanması ve TCMB’nin sterilizasyon yapmaması durumunda, yabancı kaynak giriş ve çıkışında baş gösterecek bir aksamanın, ekonominin para-faiz uyumu yapmasına imkan vermediğini ileri sürerek, kırılgan bir bankacılık sisteminin finansal kriz üzerindeki etkisine vurgu yapmışlardır.

TL’nin, devalüasyon baskısına rağmen değer kaybetmemesi ve TCMB’nin döviz rezervlerinde azalma meydana gelmesi, beklentileri olumsuza çevirerek yatırımcıların devalüasyon beklentisi içine girmesine neden oldu. Bunun sonucunda, Kasım 2000 ile Haziran 2001 döneminde Türkiye’den çıkan yabancı sermaye miktarı 12.8 milyar Dolar’ı aşmıştı.

2001 yılının Şubat ayında yaşanan siyasi gerginlik bahane edilerek, piyasalara ciddi bir spekülatif atak başlamıştı. TCMB, piyasalara yaklaşık 6 milyar Dolar müdahale etmesine rağmen, atak durmamış ve bunun sonucunda sabit döviz kuru rejimi terkedilerek Şubat 2001’de serbest dalgalı kur rejimine geçilmişti.

2001 Krizi sonrası kur artış oranı %138,8, faizlerin artış oranı %401,5, TCMB rezervlerindeki azalma oranı %43, GSMH küçülmesi (ilk çeyrek) %11,8, İşsizlik oranı %8.4 olmuştur. (Daha sonra yaşanan 2008 krizinde GSMH küçülmesi (ilk çeyrek) %14,3 olurken, işsizlik oranı %14 düzeyine çıkmıştı)

Kriz ortamında ortaya çıkacak en önemli sorun, gerçek kur düzeyinin belirlenememesidir. Uygulanan ekonomik politikalardan ötürü bazen TL aşırı değerlenmekte, bu durum ihracatı negatif etkilerken, ithalatı tetiklemektedir. Son yıllarda dış ticaret açıklarının inanılmaz boyutlara ulaşmasında bu yanlış kur politikalarının büyük etkisi vardır. Yetersiz döviz rezervi, aşırı döviz talebi bu olumsuzluğu daha da büyütebilmektedir. Böyle bir tabloda ülke, beklenmedik bir kur düzeyi ile karşılabilmektedir. Üstelik, dengesiz koşullarda kurlar artarken, döviz talebi daha hızlı artmakta, bu da kurların daha hızlı yükselmesine neden olmaktadır.  Bunlara bir de ülkenin ekonomik risk primini ilave ettiğinizde, dengesizlikler büyümektedir. Bu nedenle kurlar gerçek düzey seviyelerinde tutulmaya çalışılmalı, aşırı ya da eksik değerlemelere fırsat verilmemelidir.

Öte yandan, bir ülkenin ekonomik performansı ile o ülkenin bankacılık sistemi arasında güçlü bir ilişki vardır. Ekonomiyi besleyen en önemli kaynak sermaye, sermayeyi hayata geçiren en önemli güç bankacılık sistemidir.

Bankacılık sektöründeki yabancı payının artması bazı riskleri de beraberinde getirir. Bunlar, modern sömürgecilik, dışlanma riski, kriz, kırılganlık, bağımlılık riski, arbitraj, sermaye ve mevduat çıkışı gibi sıralanabilir.

Krizi tetikleyen nedenlerin başında dış ticaret açıkları gelmektedir. Bu açıklar cari işlemler dengesini bozmaktadır. Ödemeler bilançosunu dengede tutabilmek için aşırı borçlanma ihtiyacı doğmakta ve döviz rezervleri hızla erimektedir. Bunun sonucu olarak da kurlarda aşırı dalgalanma ve dövize daha çok ihtiyaç duyulduğu dönemde döviz çıkışları hızlanıp, ülkenin ekonomik istikrarını bozmaktadır.

Borçlanma için uzun vadeli uygun faizli kaynaklara ülke riskinden dolayı ulaşılamayınca bu kez ne zaman çıkacağı bilinmeyen, yüksek maliyetli sıcak para ile finansman ihtiyacı giderilmeye çalışıldığında sert krizlerle karşı karşıya kalmak kaçınılmaz bir hal alır.

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizi öncesi Türkiye ekonomisiyle ilgili övgü dolu manşetleri, gazete haberlerini derledik. Okumak için TIKLAYIN

SASGEM