Kimilerine Yolsuzluk, Kimilerine Yoksulluk

akpAKP’nin on yıllık dönemi için halkımızın diline dolanmış bir söz vardı: “Çalıyorlar ama çalışıyorlar da”. Acaba gerçekten çalışmışlar mı? Bazı rakamlarla bu konuyu aşağıda inceleyeceğiz. Ücretli kesimin son on yılda ücretlerinin neden gerilediğini, milli gelirdeki artış(!)tan neden pay alamadığını, sabit ücretliler fakirleşirken kimlerin zenginleştiğini, gelişmekte olan ülkelerle kıyaslamaları ve bunun gibi birçok noktayı aydınlatmaya çalışacağız. Küresel likidite bolluğu tuzağına düşen ülkelerin sonlarının ne kadar hazin olacağını da izah etmeye gayret edeceğiz.

2013 yılı gelişmekte olan piyasalar için IMF ortalama büyüme hızı %4.5 iken Türkiye için bu oran %3.8. 2014 için ise %3’ün altı telaffuz ediliyor. Türkiye’nin uzun yıllar büyüme ortalaması %5.

Kişi başına düşen milli gelir bakımından AB ve EFTA ülkelerinin bulunduğu sıralamada OECD verilerine göre kişi başına satın alma gücü açısından 2012 yılında son sırada yer alıyoruz. Üstelik 10 yıldır da sonunculuktan kurtulamamışız.

TÜİK’in 4 yılda bir yaptığı işgücü maliyeti araştırmasına göre ücretliler büyümeden payını alamamış. Ücretlilerin kazançlarındaki ortalama artış, milli gelir ve kişi başına milli gelir artışından da aşağıda.

Üstelik 2004-2008 yılları arasındaki hızlı büyüme döneminde, ücretlilerin gelirindeki gerileme en yüksek düzeye çıkmış.

TÜİK’in verilerine göre ücretlilerin aylık ortalama kazancı 2004 yılında 1.145 TL, 2008’de 1.498 TL, 2012’de 2.245 TL’ye çıkmış. Yani 8 yıllık dönemde ücretlilerin aylık kazançları %96.07 artmış. Öte yandan 2004-2012 arasında TÜFE yıllık ortalama hesabına göre enflasyondaki artış %90.46.

Oysa 2004-2012 yılları arasında ekonomi reel olarak %41 büyümüş, Milli gelirin usd karşılığı %101 artmış, cari rakamlarla milli gelir %153 artmıştı. 2004 yılında bir ücretlinin aylık kazancı, kişi başı ortalama milli gelirin 1.66 katı iken, 2012’de 1.42’ye geriledi. Açıkça görülüyor ki, ücretliler büyümeden pay almak şöyle dursun, elindekinden de olmuş.

2002 yılında borçların harcanabilir gelire oranı %5’in altındayken, bu oran 2013’te %55.2’ye çıkmış. 2013’te

Hane halkı harcanabilir gelirinin %9.7, borçlarının ise %24.1 artacağı tahmin ediliyor.

Bireysel borçlanma tutarı 321 milyar TL’ye ulaşırken, kredi ve kart borcunu ödeyemeyenlerin sayısı 3 milyona yaklaştı.

TÜFE rakamları bakımından IMF 2013 raporuna göre gelişmekte olan ülke ortalaması %5 iken Türkiye’de %7.4 oldu.

Tasarruf oranları açısından ise yine IMF raporuna göre 2013 yılında dünya ortalaması %25.1, gelişmekte olan ülkelerin ortalaması %33.5 iken bizde bu oran %14 civarında.

2002 yılında ihracatın ithalatı karşılama oranı %70 iken, 2013’te bu rakamın %61’e gerilemesi bekleniyor.

2002 yılında cari açık 0.6 milyar dolar iken, 2013 yılında cari açığın 58.5 milyar dolar olması bekleniyor. GSYH’ya oranlarına baktığımızda ise 2002 yılında %0.3 iken 2013 hedefi %7.1.

Dış borçlar açısından da durum parlak değil. 2002 yılında kısa vadeli borçların toplam borç içindeki payı %12.7 iken, 2013 Haziran sonu itibariyle bu oran %34.2’ye çıkmış durumda. Türkiye’nin dış borç yükümlülüğü 375 milyar dolar. Bunun yaklaşık 200 milyar doları bir yıl içinde ödenecek. Bakan Zeybekçi “dövizi biraz salıvermek lazım” diyor demesine de döviz borcunu şimdilik 2.18’lerden dolar alarak ödemek zorunda kalacak olanlar için bu durum çok ciddi kambiyo zararı demek. Hem firmaları, hem de sendikasyon kredisi kullanan bankaları çok zorlar. Özel sektörün döviz pozisyon açığı 165 milyar dolara çıkmış durumda. Merkez bankamızın brüt rezervinin çok çok üzerinde.

2013’ü uğurlarken Türkiye, GSYH’sının %25’i oranında bir dış finansman açığı ile yılı kapatıyor.

Ülkelerin risk primlerini gösteren CDS’lere baktığımızda, Mayıs’taki Bernanke konuşmasıyla 119’a yükselen CDS’lerimiz 2014 Ocak ayında 251’e yükselmiş durumda.

2003-2013 yılları arasında ekonomimize birikimli olarak 460 milyar dolarlık finansal sermaye girişi olmuş ve bunun 386 milyar dolarlık kısmı cari açığın finansmanında kullanılmış.

Aynı dönemde doğrudan yabancı yatırım miktarı ise sadece 103 milyar dolarda kalmış. Bu da toplam net sermaye girişinin sadece çeyreğinin kalıcı sermaye olduğunu, geri kalan %75’in ise sıcak para olduğunu gösteriyor.

Doğrudan yabancı yatırımının detaylarına baktığımızda ise şirket birleşmeleri ve gayri menkul alışlarından ibaret olduğu görülüyor. Yani doğrudan yabancı sermaye de ülkemizin üretim ve istihdam sorununa bir katkı sağlamamış.

Bütün bu tabloya baktığımızda, doların bol olduğu 10 yıllık dönemde borçlanmayı teşvik eden ekonomi politikasının sonuçlarını görüyoruz. Mayıs 2012 Bernanke’nin bol ve ucuz para döneminin sonuna geliyoruz sinyalinin ardından, Aralık’ta FED’in varlık alımlarını azaltmaya başlamasıyla ibre bir anda gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere döndü.

Aslında likidite bolluğu ve ardından likiditeyi kısma hamleleri küresel bir planın parçasıydı.

Ucuz dolar ve düşük faizlerle gelişmekte olan ülkeleri fazlasıyla borçlandırma amacına yönelik bu hamle, daha sonra bu ülkelerin devasa borçlarını çevirmek için daha yüksek maliyetlerle (faiz) yeniden borç almalarını sağlamak için yapılmıştı.

Bu tuzağı göremeyen ülkeler şimdi bedelini ödeyecekler. Bu ülkeler içinde maalesef Türkiye de var.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. On yıllık iktidarı boyunca küresel likidite bolluğunun getirdiği geçici ferahlığın sonsuza kadar süreceğini sanan iktidar, yabancı paranın kısıt olacağı yeni döneme hazırlıksız yakalandı.

Çok yakın gelecekte herkes “hem çalmışlar hem borçlandırmışlar” diyecek. Ama halkımız faturayı ödemekten de kurtulamayacak. Vaktiyle bin nasihate kulağını tıkayanlara, bir musibet çok pahalı da olsa bir ders olur. Kimilerine yolsuzluk, kimilerine yoksulluk.