Kur-Faiz Tartışmasından Kurtulmalıyız

http://dailymarkets.info/wp-content/uploads/kurfaiz.jpgYıllardır faiz, kur ve enflasyon sarmalı içinde debelenip duruyoruz. Sorunun temeline inen yok, sadece para politikasıyla bu meselenin çözülemeyeceğini bir türlü anlamış değiliz. Kaynak sıkıntısını çözmek için yüksek faiz, düşük kur politikasına sıkı sıkıya sarılmış durumdayız. 1994, 2001, 2006 finansal krizlerinin temelinde yatan da aslında budur. 1994’te dönemin başbakanı Çiller ve ekonomi yönetimi, hazine ihalelerine son vermişti. “Kağıt satmazsak, faiz de düşer” tuhaf mantığıyla hareket edilmiş ve kriz adım adım gelmişti.

Ekonomi her ne kadar evrensel bir kavram olsa da, her ülkenin kendine has milli iktisat politikalarının olması gerekir. İçinde bulunduğumuz yeni dönemde, IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlara ihtiyaç kalmamıştır. Çünkü dünya küçülmüş, ülkelerin neredeyse tamamı açık ekonomiler haline gelmiştir.

Türkiye’nin temel sorunlarından birisi tasarruf açığı. Tasarruf oranımız %12’lere gerilemiş durumda. BES gibi uygulamalar uzun vadede-fon düzgün yönetilirse-bir çözüm olabilir. Tasarruf açığımız büyüdükçe, cari açıktaki farkı başka ülkelerin tasarruflarını borçlanarak sürdürebiliyoruz.

 

http://dailymarkets.info/wp-content/uploads/tasarruf2.jpg

Tasarruflar artırılmalı demek kolay. Ancak 2002 sonunda 1.9 milyar TL olan toplam tüketici kredileri, 129 kat artarak Mayıs 2014’te 253,4 milyara, 2002 sonunda 4.3 milyar TL olan bireysel kredi kartı borçları da 17 kat artarak 77.5 milyar TL’ye yükselmişken yurt içi tasarruflar nasıl artacak? Ekonomide son üç yıldır derinleşen bir durgunluk var. Bunun bir sebebi yatırımlardaki duraklama, öteki nedeni ise üretimin büyük ölçüde dışarıya bağımlı bir yapıda olmasıdır.

Türkiye son büyük ekonomik krizden sonra sabit kur sistemini terk edip, dalgalı kur sistemine geçti denilse de bu çok da gerçek değil. Aslında Türkiye’nin uyguladığı politika yüksek faiz-düşük kur politikasıdır. Yüksek faiz – düşük kur politikasının ülkenin üretim yapısına darbe vurduğu açıktır. Düşük kurdan dolayı ara malı ve ham madde üretimi son üç yılda yarı yarıya azaldı.

Sabit kur ve dalgalı kur sistemini öneren IMF idi. Ancak vadeli döviz işlemleri zayıf olduğu için spekülatif ataklarla kur dalgalanmaları kırılganlığımızı artırdı.

Türkiye’de hem enflasyonu kontrol altında tutmak, hem de sıcak parayı çekmek için kurların düşük kalmasına göz yumuldu.

İmalat sanayinde ithal ara malı ve hammadde oranımız %70’lerde seyrettiği için uzun dönemli maliyet ve yatırım hesapları yapılamıyor. Kur artışları hemen maliyete yansıtılırken, düşüşlerde fiyatlar aşağı doğru esnek olmadığından fiyatlar düşmüyor ve ekonomide istikrarsızlık artıyor.

Düşük kur politikasının içeride ithal ürünlerle rekabet edemeyen ara malı ve ham madde üreticilerini ithalata yöneltmesi bizi içinden çıkılmaz bir sarmalın içerisine atmıştır. Bu ana sebepten dolayı kur artışları, ham madde ve ara malı girdileri ithal olan sanayiciye büyük bir ek maliyet getirmeye başlamıştır.

Ülkenin “yüksek faiz-düşük kur” politikasının değişmesinin çok kolay olmayacağını görmek için kahin olmaya gerek yok. Hal böyle olunca da ara malı ve ham madde üretimi için yatırım yapmak göze alınamayacak atıl bir yatırım olma riskiyle karşı karşıya kalacağından, kimse buna cesaret edemiyor.

Yüksek katma değerli, yüksek teknolojili üretim yapmadığımız sürece de değerli TL peşinde koşmak ülkemizi ithal cenneti haline getirmekten başka bir işe yaramadı ve yaramazdı da. Tabi bu tabloya rağmen, bazı etkilendirilmiş proflar, ithalat artışını artan gelirin doğal bir sonucu olarak gösteriyorlar ki buna şaşmamak mümkün değil. Türkiye’nin 2013 yılında 251 milyar 650 milyon dolarlık ithalatının %70’inden fazlası ara mal ve sermaye malından oluşuyor.

Türkiye, klasik/geleneksel üretim anlayışıyla bir noktaya varamaz. Üretimin ağırlıklı olarak İstanbul gibi bir metropolde yoğunlaşması, kira, işçilik gibi giderlerin hızla artmasına yol açmıştır. Köyden kente göç, düşük maliyetli işçilik için devlet tarafından yıllarca teşvik edilmişti. Ancak şehrin kalabalıklaşması artık maliyetleri düşürmek yerine artırmaya başladı. Sistem tersine döndü.

Katma değeri düşük üretim anlayışı artık Türkiye için bir kurtuluş reçetesi olmaktan çok uzaktır. Eğer üretimi Anadolu’ya yayabilseydik, revize edilmiş, genişletilmiş demiryollarıyla bu üretimi liman şehirlerine taşıyabilseydik, daha düşük sabit giderlerden dolayı hem belki bu katma değeri düşük üretim anlayışı bir müddet daha devam edebilirdi, hem Anadolu şehirleri kalkınabilirdi ve hem de teknoloji yoğun üretimin alt yapısını oluşturmak için biraz daha zaman kazandırabilirdi.

Ülkemizde yüksek teknoloji yoğunluklu sanayi imalatının toplam imalattaki payı %2.6. Bu rakam ABD’de %20.6, G.Kore’de %21.6, Singapur’da ise %49.9. Bu tablo bizim yüksek teknoloji yoğunluklu üretimin ne kadar uzağında olduğumuzun açık bir göstergesi. Neden bu noktada olduğumuzu ise aşağıdaki linkte verdiğimiz Obama ve Binali Yıldırım’ın teknolojiye bakışlarındaki farklılıktan kolaylıkla anlayabiliyoruz:

 

ABD ve İngiltere’de normalleşme dönemine giriliyor olması, en azından bu iki ülke için eksi faiz döneminin sonuna yaklaştığımızı göstermektedir. Özellikle ABD’de faizlerin artacak olması, küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelerden çıkıp ABD’ye yönelmesine sebep olacaktır. Böyle bir durumda, Türkiye gibi cari açığı çok yüksek ülkelerin yabancı sermayeyi tutabilmesi için faizleri daha da artırması gerekecektir. Daha açık bir ifadeyle yeni dönemde dış borç daha pahalı(yüksek faizli) olacaktır.

http://dailymarkets.info/wp-content/uploads/cariacik.jpg

Faizleri düşürmemiz halinde dış kaynak girişinin düşmesi, %3 mertebesinde zaten düşük olan büyüme oranımızı daha da düşürebilir. Düşük büyüme oranı ile ülkemiz, 400 milyar doları aşan dış borcu çevirmekte zorlanır. Yatırımlar durur, ithalatın finansmanı zorlaşır ve işsizlik yükselir. Tablo böyle olunca da benzer konumdaki ülkeler %2-3 ile borçlanırken, bizim özel sektör ve bankalarımız ancak %6-7 ile borç bulabilmektedir.

AB tanımlı kamu borç stoku ve merkezi bütçe açığı rakamları herkesin ağzında sakız gibi olmuş. Herkesin görmezden geldiği gerçek şudur: Türkiye 90’lı yıllardan beri gelirinin ötesindeki tüketimini yabancı tasarruflarla finanse ediyor. 2001’den sonra bu işi özel sektör üstlenmiş durumda. Borç kamu sektöründen özel sektöre kaymış. Bu kadar kısa ve net.

http://dailymarkets.info/wp-content/uploads/kamu-borc.jpg http://dailymarkets.info/wp-content/uploads/merkezi-butce.jpg

Cari açığın nedeni olarak yüksek büyüme ve yüksek tüketim talebi gösteriliyor. Büyüme artınca üretim yapımızdan dolayı ithalat ve dolayısıyla cari açık artıyor. Bu tespitten hareketle tüketici kredilerini sınırlayarak iç talebi daraltmak ve ithalatı frenlemek ilk akla gelen uygulama oluyor. Faizler de aynı sebeple artırılıyor. Ancak bu teorik yaklaşım bir türlü netice vermiyor. Çünkü bu hamle, geçici bir talep daraltmasından öteye geçemiyor. Suni talep daraltılması istihdam ve devletin vergi kaybı tarafından ekonomiyi vuruyor ve sonra da hükümet vergi artışlarına, hatta yeni ek vergilere gidiyor.

Türkiye 2001 krizinden sonra, özelleştirme politikalarıyla tamamen dışa bağımlı bir hale geldi.

Özellikle son 12 yılda artık özelleştirilecek bir şeyimiz kalmadığından, mütekabiliyeti bir kenara bırakıp toprak satışına, su kaynaklarının özelleştirilmesine, tarım alanlarının çiftçilerin elinden alınıp uluslararası şirketlere satılmasına, bankaların özelleştirilmesine kadar uzandık.

Bu politikaların neticesi olarak, ekonomik bağımsızlığımızın göstergesi olarak elimizde hemen hiçbir şey kalmadı.

Yabancıya satışın iki türlü zararı vardır:

Birincisi, bu yabancı firmalar dışarıya kâr transferi yaparlar.

İkincisi, sizin kendi ekonomi politikanızı belirlemenize izin vermezler.

Mesela, 2001 yılındaki Arjantin krizinde yabancı bankalar bir gecede 30 milyar doları yurt dışına transfer edip krizi derinleştirmişlerdi.

Bankacılık sektöründe yabancı riskinden söz açılmışken, Avrupa’da bankacılık sektöründe yabancı izni sınırlıdır. İtalya, Almanya, İspanya, Fransa ve İsveç’te bu oran %9 ile %12 arasında değişmektedir.

Bizde ise, 49 bankadan 37’sinde yabancı payı var. Sektörde ödenmiş sermayedeki paylar esas alındığında, yabancı hissedarların aktif büyüklüğü içindeki payı, 2013 Mart itibarıyla %26.1’dir. Öte yandan, Merkezi Kayıt Kuruluşu (MKK) verilerine göre, halka açık paylar içinde %20 olan yabancı payı da eklendiğinde 2012’de %44.9 olan bankacılık sektöründeki yabancı payı, 2013 yılı Mart ayı itibarıyla %46.1’e ulaşmaktadır.

Türkiye’nin uluslararası net yatırım pozisyonu 2002 yılında -85.5 milyar dolar iken, 2014 ilk 6 aylık döneminde bu rakam -423 milyar dolara yükselmiş durumda. Prof Dr Esfender Korkmaz’ın hazırladığı aşağıdaki tabloda 2013 Temmuz’dan Temmuz’a bir yıl içinde ve 2014 Haziran’dan-Haziran’a bir yıl içinde, Türkiye ye gelen yabancı yatırımlar ve alınan dış krediler yer almıştır.

 

2013 yılına göre 2014 yılında doğrudan yatırımlarda bir miktar artış var. Portföy yatırımları ise yarıdan fazla düşmüş. Yabancı mevduatta ise 2014 yılında azalma var. Bütün bu göstergeleri üst üste koyduğumuz zaman, Türkiye’nin dış borç ödemede bir sıkıntı yaşayacağı kaçınılmaz gibi görünüyor. Bu da önümüzdeki dönemde ülkemizin yüksek faiz vererek kurları aşağıya çekmesinin hem zor hem de maliyetli olacağını gösteriyor. Dolayısıyla yeni dönem “yüksek faiz ve yüksek kur”un birlikte görüleceği bir dönem olmaya aday.

http://dailymarkets.info/wp-content/uploads/kur1.jpg

Yukarıdaki tabloya bakan, enflasyonu düşürmek için kurları düşürmek gerektiğini ve bunun da ancak faiz artışıyla yapılabileceği sonucuna varabilir. Ancak bu tablo aslında uzun dönemli yanılgımızın bir sonucu olarak oluşuyor. Yukarıda değindiğimiz gibi ara malı ve hammadde ihtiyacında bile dışa bağımlı bir ülke olursanız, yükselen kurlar önce maliyeti daha sonra da nihai ürünlerin fiyatını artırarak enflasyona sebep oluyor. Yani üretimdeki yapısal bozukluğun sonucu olarak bu tablo ortaya çıkıyor.

 

http://dailymarkets.info/wp-content/uploads/finansman.jpg

İmalat sektörünün toplam giderlerinin bileşenlerine baktığımızda finansman giderleri toplam giderin ancak %2.2’sini oluşturuyor. Türkiye’nin 2002-2012 döneminde imalat sektöründeki firmaların finansman giderleri ortalaması %3.4’tür. Bu grafik ve sebepleri üzerinde düşünülmesi gerekir.

http://dailymarkets.info/wp-content/uploads/reelkur.jpg

Reel efektif döviz kuru, bir ülkenin enflasyonu diğer bir ülkeden fazlaysa, enflasyonu fazla olan ülkenin parasının aradaki enflasyon farkı kadar değer kaybetmesini öngörür. 100’ün üzerindeki rakam, yerel para biriminizin aşırı değerli olduğunu gösterir.

Döviz kuru, bir birim ülke parasının diğer bir ülke parası cinsinden fiyatına, değerine denir (Nominal döviz kuru). Buna karşılık bu kurun ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet farklarıyla düzeltilmiş ve dış rekabet durumunu gösteren şekline “Reel efektif döviz kuru” deniliyor.

Reel efektif döviz kurları MB tarafından, 2003 yılı temel yıl alınıp, TÜFE ve ÜFE bazlı olarak, 36 ülkeye göre; 1) Bütün ülkeler ortalaması olarak, 2) Gelişmekte olan ülkelere göre ve 3) Gelişmiş ülkelere göre yoluyla hazırlanıyor. Reel Efektif Döviz kurunun denge noktası 100’dür. Yukarıdaki grafiğe göre 2014 Temmuz verilerine göre TÜFE bazında 109,58’den 109,75’e çıkmış durumda.

Türkiye’de özel sektör büyüklüğünün GSMH’ya oranı %4 iken, bu oran G.Afrika, Brezilya ve G.Kore gibi ülkelerde %40’ın üzerinde.

Evet, yüksek faiz vererek hiç bir ekonomi kalıcı bir biçimde büyüyemez. Düşük faiz-gerçek kur politikasına geçilmesi gerekir. Başlangıçta ara malı ve hammadde üretimi konusunda vergi yükleri azaltılıp, yeni teşvikler üzerinde çalışılmalıdır. Yatırım ve tüketici kredileri ayrıştırılıp, yatırım kredilerinde cazip, teşvik edici oranlar ortaya konmalıdır. Faiz düşünce talep patlaması olmaması için, gelir dağılımı bozukluğu nedeniyle faize duyarsız kesimin “sanal gelir” gibi sarıldığı krediye kolay erişiminin engellenmesi lazım. Üretimi, yatırımı artırıcı tedbirler ile enflasyonu düşük tutacak bir politika izlenmesi gerekir. Bu politika değişikliği bir müddet yüksek enflasyon riskine sebep olabilir. Öte yandan faiz düşüşüyle birlikte sıcak para kaçışı görülecektir ve kurlarla birlikte cari açık bir müddet için hızlı bir yükseliş trendine girecektir. Borçları ödemek için önce gelir yaratıcı üretim yapmak gerekir. Bunu da düşük katma değerli üretimle yapabilmemiz mümkün değildir.

Bu hamleleri keşke para ucuzken, 3-5 yıl önce yapabilmiş olsaydık maliyeti daha düşük olurdu mutlaka. Sistem değişikliğinin eğitim sistemine kadar uzanan yönü var ve bu çok uzun vadeli bir planlamayı gerektiriyor. Ancak, eğer Türkiye yeni dünyada sıradan bir ülke olmak istemiyorsa bunları yapmak, bir yerlerden başlamak zorundadır.