Menderes’in Dış Politikası

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini müteakip Türkiye’de de çok partili döneme geçiliyor ve 1946’da kurulan Demokrat Parti, 4 yıl sonra yapılan seçimlerle iktidara geliyordu. Menderes, iki kutuplu bir dünyada ABD ve Batı yanlısı bir politika izleyerek menfaat sağlamaya çalıştı. Ancak bunu yaparken uyguladığı koşulsuz teslimiyetçi politika, hem kendi sonunu hazırladı, hem de özellikle Arap ülkelerinin Türkiye’ye karşı uzun yıllar sürecek nefret duymalarına neden oldu. Çünkü Menderes hükümetleri, emperyal Batılı güçler tarafından sömürülen ülkelerdeki bağımsızlık hareketlerine karşı sömürgeci devletlerin yanında yer aldı.

Menderes, iktidara gelir gelmez NATO’ya girebilmek için Kore’ye asker gönderme kararı aldı.1952’de NATO üyeliğine alındı. Burada bir dipnot düşelim. Türkiye’nin NATO’ya girmek için başvuru yaptığı tarih 1949’dur.

NATO ve ABD

Türkiye’nin NATO’ya girme isteğinin temelinde şu olay yatar: 2. Dünya Harbi’nde İnönü, iyi bir denge politikası güderek, Türkiye’yi savaşın dışında tutar. Ancak Sovyetlerin Almanya’ya girmesiyle Alman arşivlerinin Rusların eline geçtiği ve Almanya ile Türkiye arasındaki yazışmaların Sovyetlerin eline geçtiği ve Stalin’in “Kars ve Ardahan ile boğazlarda üs” istediği haberi İngilizler tarafından Türkiye’ye iletilmişti. (Not: Kars ve Ardahan 1870’de Rusların denetimine girmiş, Rusya’daki 1917 ihtilalinden sonra geri alınmış, 1921’de Atatürk ve Lenin’in anlaşmasıyla resmen Türkiye’de kalmıştı) Bu endişeyle kendisine batı bloğunda yer bulmak isteyen Türkiye, NATO’ya alınmıştı. Ancak 1953 senesinde Stalin, Sovyetlerin Türkiye’den bir toprak taleplerinin olmadığını resmen bildirdi. Türkiye, İngilizler tarafından kandırılmıştı.

1954’te NATO ile yapılan anlaşma gereği, ABD’nin Türkiye’de üs kurması ve asker bulundurması kabul edildi.

Menderes, Atlantik’den Pakistan’a uzanan güvenlik zincirinin tamamlanmasında ABD’den daha istekli davranmış, NATO’ya girişinin ardından Balkan Paktı ve Bağdat Paktı’nın en hevesli mimarı olmuştur.

Bağdat Paktı ile Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerinin bu pakt içine dahil etmesi amaçlandıysa da, bu pakt Irak dışında ilgi görmedi. Üstelik bu pakt, bölge ülkelerinde emperyalistlerin bölge petrolünü kontrol altına almak ve İsrail’in çıkarlarına hizmet etmek için hazırlandığı şeklinde algılandı. Süveyş krizi ile SSCB bölge halklarının hamisi gibi görüldü ve bölgedeki itibarını ve etkinliğini artırdı.

Bu başarısızlığın ardından ABD, 1957’de Eisenhower Doktrini’nde belirtildiği üzere bölgeye kendisi aktif olarak müdahil olma kararı aldı.

ABD’nin Ortadoğu operasyonlarını yürütebilmesi için Türkiye’ye ihtiyacı vardı. 1954’te kurulan İncirlik Üssü geliştirildi, ABD yardımları arttı. 1959 yılı Türk-ABD ilişkilerinin en iyi olduğu yıl oldu. Eisenhower’in Ankara’yı ziyareti ve Türk halkının yoğun sevgi gösterisi ABD’yi memnun etmişti. Türkiye, ABD’nin oyuyla BM Güvenlik Konseyi’ne seçildi. Bu üyeliğe tekrar seçiliş tarihimizin 2009’da olması da manidar.

1955’te Endonezya’da toplanan Bandung Konferansı’nın amacı, sömürgecilik sonrası kurulan ulus devletleri ABD ve SSCB baskısından korumaktı. Konferansa Türkiye ile birlikte 29 ülke katıldı. Türkiye’yi Fatin Rüştü Zorlu temsil ediyordu. Konferansın diğer üyesi ise bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerde hayli itibarı olan Hindistan Başbakanı Nehru idi. Nehru NATO’yu sömürgeciliğin koruyucusu olmakla suçlarken, Zorlu NATO’yu savunuyordu. Nehru, iki kutuplu siyasete karşı Tarafsızlar Bloğu’nda büyük saygınlığa sahipti. Öyle iyi siyasi manevralar yapıyordu ki, SSCB ve Çİn’i üzmeden Üçüncü Dünya ülkelerinin lideri konumuna gelmişti. Bu sayede komünist bloktan da sempati kazandı.

Kuzey Afrika

Türkiye, Kuzey Afrika konusunda izlediği politikada ve BM’de verdiği oylarla koşulsuz biçimde NATO müttefiki olan Fransa’nın yanında yer almıştı. 1953’te Fransa’ya giden Menderes’e Légion d’Honneur Nişanı takıldı ve Grand Cordon rütbesi verildi.

1952’de Mısır’da Kral Faruk yönetimini deviren Cemal Abdülnasır, Cezayir özgürlükçülerinin yanında yer aldı. Nasır 1955’teki Bandung Konferansı’na katılarak Yugoslavya devlet başkanı Tito, Hindistan başbakanı Nehru ile beraber bağlantısızlar hareketinin önderleri arasında yer aldı.

Nasır, Süveyş Kanalını millileştirme yoluna gidince Arap dünyasında saygınlığını artırdı. 1958’de Mısır ve Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında birleşmesine öncülük etti. ABD’nin bir numaralı maşası Müslüman Kardeşler’in sürekli hedefi halindeydi Nasır. Öyle ki, Nasır’ın emperyal güçlere ve İsrail’e karşı mücadelesinde Müslüman Kardeşler hep ayak bağı oldular. Nitekim Nasır, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nden Suriye’nin 1961’de çekilmesinin ana sebeplerinden birisi olarak gerici hareketleri gösterir.

Nasır, kaleme aldığı Felsefetü’l-Savra (1956, Devrimin Felsefesi) adlı eserinde Arap Birliği hedefinden bahseder.

Nasır bölgede etkisini artırırken, Menderes hükümeti, Mısır’ın Süveyş Kanalını millileştirmesi mücadelesi karşısında İngiltere ve Fransa’yı desteklemiş, Tunus, Fas ve Cezayir’in bağımsızlık mücadelelerinde BM’deki oylarıyla Fransa’nın yanında yer almıştı. Türkiye 1952’de BM’de Araplar Tunus olaylarından dolayı Fransa’nın kınanmasını istediklerinde, teklifin reddi için Fransa lehinde oy kullandı.

Dönemin Demokrat Parti senatörü Kennedy 1957’de “Cezayir artık sadece Fransa’nın meselesi değildir. ABD Cezayir’in bağımsızlığının yolunu açmalıdır” şeklinde konuşması üzerine Türkiye Fransa ile beraber hareket etmeyi bırakıp ABD tarafında yer alır. Türkiye, 1958’de BM’de Asya-Afrika ülkeleri grubunun Cezayir’in bağımsızlığının tanınması yönündeki önergesine “çekimser” oy vererek, bir oy farkla Cezayir’deki kanlı savaşın üç yıl daha sürmesine sebep oldu.

Türkiye, 19 Eylül 1958’de Kahire’de kurulan Cezayir Geçici Hükümeti’ni de tanımadı.

Fransızların Cezayirlilere yaptıkları işkencelerin anlatıldığı Fransız gazeteci Henry Alleg’in Le Question (Sorgu) kitabı Sartre’ın önsözü ile 1958 yılında yayınlanıp, 1959’da Türkçeye tercüme edilince, DP’nin bu silik, teslimiyetçi politikaları karşısında kendi milletvekillerinden bir grup da isyan bayrağını çekmeye başladı. Türk-Fransız Dostluk Grubu’nun başkanı Nevşehir Milletvekili Münip Hayri Ürgüplü görevinden istifa etti. Bir grup milletvekili de Türkiye Afrika İslam Devletleri Dostluk Grubu’nu kurdular.

Bağlantısızlar ve Doğu Bloku ile yakınlaşma çabaları..

Vaktiyle Bağlantısızlar toplantılarında hararetle NATO ve Batı’yı savunan Zorlu ve dolayısıyla Menderes hükümeti, Batı bloku ile SSCB arasındaki soğuk savaştaki buzların eridiğini düşündükleri gelişmeler üzerine 1959’dan itibaren Bağlantısızlar ve Moskova ile yakınlaşma gayretine girmeye başladılar.

Zorlu’nun çalışma ekibinden diplomat Semih Günver, Menderes’in Moskova’yı ziyaret etme fikrinin tamamen kendisine ait olduğunu söyler.

1958’de Çekoslavaklarla Clearing (takas) anlaşması imzalanır. Bu hesaptan Türkiye’nin alacaklı olduğu rakam ile Sümerbank ve Çanakkale porselen fabrikaları yaptırılmıştı. Türkiye’nin Batı ile ticaret dengesi açık verirken, sosyalist ülkelerden alacaklı durumdaydı. Üstelik bu ülkelerden ihtiyacımız olan kalemlere de rastlanmıyordu. SSCB ile de durum aynıydı. SSCB ile yakınlaşmanın bir sebebi buydu.

1960 Temmuz’unda ekonomik ve siyasi görüşmeler yapmak üzere Menderes’in Moskova’ya gitmesine karar verildi. Ancak bu ziyaretten ne ABD’ye ne de CENTO müttefiki İran ve Pakistan haberdar edilmişti.

İran Şahı’na SSCB ile sadece bir sağlık anlaşması imzalanacağı anlatıldı ancak Şah tatmin olmadı. Nitekim İran büyükelçisi Mahmut Dikerdem, Zorlu’ya “sağlık anlaşması için başbakanın Moskova’ya gitmesine gerek olduğunu nasıl izah edeceğiz? Bu ziyaretin ardında başka bir sebep mi var?” sorusuna Zorlu, “Sabırsızlık gösterme, başbakanı bu ziyaretin gereğine ben inandırdım, şimdilik bu kadarını bilmen yeter, üst tarafını daha sonra konuşuruz.” şeklinde cevap verdi. (Levend Yılmaz, Barışın Büyükelçisi Mahmut Dikerdem, Ankara: Bileşim Yayınevi, 2004, s. 126)

Menderes’in ülke genelinde baskıcı bir rejim kurması, muhalefet milletvekilleri ve liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamaktan, Kırşehir’i siyasi sebeple ilçe yapmaya, yargı bağımsızlığını ihlal etmekten, Tahkikat Komisyonu kurulup olağanüstü yetkilerle donatmaya, CHP’nin mallarına hukuksuz şekilde el koyma gibi uygulamalara girdi.

27 Mayıs 1960 darbesi ile Menderes’in görevden uzaklaştırılmasıyla Türkiye’nin dış politikası değişti. Darbeyi yapanlar Fransa ve ABD’yi emperyalist olarak niteliyordu. Cemal Gürsel, 1960’da “Ben öteden beri Cezayirlilerin sarf ettikleri asilane ve kahramanca mücadelelerini yakın bir alaka ile takip etmekte idim” demişti. Darbe hükümetinin dışişleri bakanı Selim Sarper 23 Eylül 1960’da BM Genel Kurulu konuşmasında, Türkiye’deki yeni yönetimin Cezayirli bağımsızlık savaşçılarını daha aktif destekleyeceğinin işaretini verdi.

 

Cezayir 1 Temmuz 1962’de bağımsızlığını ilan etti. Bağımsızlığın ardından Ben Bella, Ben Hedda, Huari Bumedyen arasında iktidar savaşı başladı ve Cezayir 1962 8 Ekim’inde BM’ye üye oldu. Türkiye 1963’te büyükelçilik açtı. 1965’te ilk cumhurbaşkanı Ben Bella’yı kansız bir darbe ile devirip iktidarı ele geçiren Bumedyen’in ilk açıklaması “Türkiye’ye dargın ve kızgın olduğuna” dairdi. Nitekim Bumedyen döneminde 1977’ye kadar Cezayir Türkiye’de elçilik açmadı.


27 yıl sonra gelen özür..

Türkiye ile Cezayir ilişkilerinin normalleşmesi 1985 yılında dönemin başbakanı Turgut Özal’ın “1950’li yıllarda BM oylamalarında Türkiye’nin takındığı tutum için Cezayir’den resmen özür dilemesiyle başladı.

Menderes hükümetlerinin benimsediği emperyalist ülkelerin ortadoğu çıkarlarına hizmet eden politika çizgisi Türkiye’ye siyasi ve ekonomik bir çıkar sağlamamış, dahası Ortadoğu halkları gözünde Türkiye’nin itibarını sıfırlamıştır.


1958 Lübnan politikası

Fransız sömürgesi olan Suriye’nin göstermelik devlet başkanlığını yapanlardan biri 2. Abdülhamid’in damadı Ahmed Nami Bey’dir.

Fransa’nın isteğiyle Suriye toprakları üzerinde Lübnan diye bağımsız bir devlet kurulmasını kabul eden kişi ise Suriyelilerin nefret ettiği Muhammed Ali el-Âbid’dir. Muhammed Ali el-Âbid, 2. Abdülhamid’in sırdaşı, sağ kolu İzzet Holo Paşa’nın oğludur. 2. Abdülhamid’in sağ kolu Arap İzzet Holo Paşa zimmetine 7.5 milyon Amerikan Doları geçirmekle suçlanıyordu. İngiliz bayrağı taşıyan bir Mısır gemisiyle yurt dışına kaçtığında ardında “Yıldız’da her ne yapmışsam, hepsini Abdülhamid’in malûmatı dahilinde yapmışım” yazan bir not bırakmıştı. (Osman Selim Kocahanoğlu, 31 Mart Ayaklanması ve Sultan Abdülhamid, Temel Yayınları, İstanbul, 2009, s.458)

muhammed ali el abid
arap izzet holo pasaahmed nami

 

 

 

 

 

 

2 abdülhamid.JpegMısır ile Suriye birleşme kararı aldığında Lübnan da bu Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne katılmak ister. Ancak Hristiyan cumhurbaşkanı Kamil Şamun itiraz eder ve Batı’dan yardım ister. ABD 6. filoyu gönderir. Müslüman-Hristiyan iç savaşında ABD Türkiye’nin de müdahil olmasını ister.

Menderes yönetimi Lübnan’a yardım kararı alır. Yurt genelinde kan bağışı kampanyaları yapılır.

Fatin Rüştü Zorlu’nun bizzat nezareti ile Beyrut’a 85 uçak seferi düzenlenir.

Müslümanlar için toplanan kanlar, içinde gıda ve ilaç olduğu iddia edilen sandıklar Beyrut havaalanına teslim edilmeye başlanır.

pilot avni güler
Beyrut havaalanı Müslüman Arapların eline geçtiği sırada alana indiğinde bir uçağımız eterne edilip, uçuş ekipi tutuklanır. Bu sayede gönderilen malzemelerin silah ve mermiler olduğu, bağış olarak toplanan kanlarla birlikte Müslümanlara değil de Hristiyanlara gönderildiği ortaya çıkar.

Dönemin pilotu H. Avni Güler 6 Eylül 2006 tarihinde 19:30’da Habertürk kanalında Murat Ongun ile Ana Haber’e canlı telefon bağlantısıyla katılarak bu bilgileri doğrular ve şunları söyler:

“…1-)1958 yılında Lübnan’da Müslüman Araplarla Hıristiyan Araplar arasında savaş çıkmıştı. Celal Bayar ve Menderes yönetimi, Lübnan’a silah ve cephane yardımına karar vermişti. Ben Ankara Etimesgut 12. Hava Üs Komutanlığı’nda Uçucu Seyrüseferci Yüzbaşı olarak görevliydim. Üssümüz C-47 Bakata uçakları ile görev yapıyordu.

Ben Lübnan’a yedi sefer (sorti) uçtum. Her uçuştan önce uçağımız kapalı sandıklarla yükleniyor, ilk yüklemelerde o zamanki Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu meydana geliyor, uçağın yüklenişine nezaret ediyordu. Kapalı ve büyük sandıklardaki yükümüzün ne olduğunun biz bile farkında değildik; çünkü bilgilendirilmedik.

1958 yılında Kıbrıs İngilizlerin elindeydi. Uçağımız Kıbrıs üzerinden geçerken İngiliz jetlerine parola veriyor ve gidip Beyrut Havaalanı’na iniyorduk. Uçak ekibine birer sandviç ve kola veriyorlardı, uçağımız yakıt ikmali yaptıktan sonra o gece üssümüze geri dönüyorduk. Sonra bir uçağımız Beyrut Havaalanı Müslüman Arapların eline geçtiği sırada alana indiğinde uçağımız enterne edildi. Uçak ekibi tutuklandı. Rahmetli (sonra başka bir görevde düşerek şehit olmuştu) Bnb. Rıza Kalaycıoğlu ve ekibi, iki ülkenin anlaşması sonucu ülkeye getirildi.

Bu olaydan sonra Celal Bayar ve Menderes milliyetçi, mukaddesatçı ve Müslüman yönetimi tarafından Lübnan’da Müslümanlara değil de Hıristiyanlara Türkiye’den 85 uçak dolusu silah ve cephane götürdüğümüzü ve bilmeden onların günahına alet olduğumuzu da öğrendik. O silahları mermileri kullanan Hıristiyan Araplar belki de binlerce Müslüman öldürmüşlerdir. Beni oyunlarına alet eden o kimselere ben şimdi lanet ediyorum; ama ben “anıtmezar”larda yatan o kimselerin bu durumunu milletime arz ediyor ve yalan söyleyerek ne mal olduklarını açıkladığım için pişmanlık duymuyorum.

Sonradan bu olayın Meclis’ten geçmediğini, hatta Bakanlar Kurulu’nun kararı bile olmadığını öğrenmiş bulunuyorum.

Gene bu olayın gerçek olup olmadığını öğrenmek isteyenler için, bu görevi yapan havacı arkadaşlardan sağ olanların isimlerini veriyorum: Hv. Plt. Kd. Alb. Ahmet Özsungur, Havacı Uçucu Seyrüseferci Kd. Alb. Nevzat Balaban ve Abdül Aksal. Daha detaylı bilgi isteyenler, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na başvurabilirler.

2-)Gene Celal Bayar-Menderes yönetiminin, son senelerinde dış ülkelerden kredi alınamadığı için, 1950 seçimlerinden sonra İsmet Paşa’nın hazinede biriktirdiği 128 (yüz yirmi sekiz) ton altının çoğunu dışarıya rehin vererek kredi alması meselesi. Bu olayın da Meclis’ten ve Hükümet’ten geçmiş olması gerekir; ancak o günlerin tanığı olanlar ve basında yazıldığını hatırlaması gerekenler bilgi vermediler.

Gene yükümüzün ne olduğunu bilmeden Londra’ya 2 (iki) tondan fazla altın götürdüğümüzü ve uçaklar dışında gemilerle, trenle ve tırlarla 100 (yüz) ton kadar altının dış ülkelere rehin gönderildiğini biliyorum.

27 Mayıs’ta Maliye Bakanımız büyük insan Kemal Kurdaş, takriben 96 (doksan altı) ton altını geri getirtti. Sayın Kurdaş, tasarruf bonoları çıkararak memur ve işçilerden alınan paralarla bu görevi başardı.

3-Aynı mukaddesatçı, Müslüman Bayar-Menderes ekibi, Cezayir’de Frasızlara karşı bağımsızlık savaşı veren Müslümanları değil de Fransızları desteklemişti.

Böylece halka dindar olduklarını her fırsatta söyleyerek onları bugünkü iktidar gibi aldatan bu insanlara devletin parası ile anıtmezarlar yapılıyor. Bütün Türkiye düşmanları şimdiki yöneticilerin seçim kazanması için çalışıyorlar. Ey geçmiştekiler ve şimdikiler! Allah aşkına siz kimden yanasınız?”

 

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Adnan Menderes Neden İdam Edildi?

Menderes’in Tarım İhaneti

 

 

Bizi takip edin:  Twitter    Facebook