Osmanlı Sarayı’nda Vâls

Osmanlı padişahlarının sanata olan düşkünlüğü başta şiir olmak üzere resim ve müziğe kadar uzanır. Ancak nedendir bilinmez, sultanların batı müziği merakı çoğu kişi tarafından görmezden gelinir. Halbuki Osmanlı padişahları Türk müziği kadar, Batı müziği ile de ilgilenmişlerdir. Bu ilgi son dönemlerde daha da artmıştır. Osmanlı sultanlarının çoğu birden fazla müzik aleti çalıyorlardı. Hatta Batı tarzı besteler de yapmışlardır.

Osmanlı’nın Klasik Batı Müziği ile ilk karşılaşması 1553’te Fransa Kralı 1. François’nın Kanuni’nin yardımına teşekkür ederken bir de orkestrayı İstanbul’a göndermesiyle başlar tarihçilere göre. Kânunî ise orkestranın enstrümanlarını yaktırarak ancak müzisyenleri kıymetli hediyeler vererek Fransa’ya geri gönderir.

Osmanlı Padişahları sarayda halkı eğlendirmek için Avrupa’dan topluluklar dâvet ederler. İngiltere kraliçesi, Sultan III. Murad’ın eşine org hediye eder. İlk opera ise Sultan III. Selim zamanında Topkapı Sarayında sahneye konuldu.

19. asrın başlarında Fransız sefiri Ferriol bir Mevlevî ayinini çok seslendirmiştir. 19.yy’da Leyla Saz Hanımefendinin piyano çaldığını görürüz. O devirde hanımlardan müteşekkil bir orkestra ve koroda mevcuttur.

Saray haricinde Pera‘da ki Naum tiyatrosunda opera ve operetler sahneye konur. Hatta Sultan Abdülmecid bu tiyatronun borçlarını dahi ödemiştir. Sanatçılar çoğunlukla Ermeni, Musevi, Rum’du. Türkçe ilk opera 1840’da oynandı. 1869′ da Fuzuli’ nin Leyla ile Mecnun’u üzerine  Mustafa Fazıl Efendi nin bestelediği ilk Türk Operası sahnelendi. Hatta bazı meşhur opera ve operetler henüz batıda oynanmadan önce İstanbul’da oynanırdı. Osmanlı’nın Klasik Batı Müziği ile ilk temasları bu şekilde olmuştur.

Sultan Abdülmecid, cuma selamlığından, gemilerin denize indirilmesinden sonra, velhasıl her resmi törenin ardından bir konser verilmesini istiyordu. Sarayların bahçelerinde kurulan geçici sahnelerde verilen konserlere padişahın ve ailesinin dışında sadrazam, şeyhülislam ve devlet erkanı da katılıyordu.

Avrupa saraylarında büyük bir ilgi yaratan ve kısa sürede tüm asilzadelerin büyük teveccüh gösterdiği opera sanatı, çok geçmeden Osmanlı Sarayı’nda da merak konusu oldu. Osmanlı’nın Viyana’ya ve Fransa’ya gönderdiği elçiler, krallar tarafından operalarda ağırlandılar. Hayatlarında ilk defa gördükleri ışıklarla süslü bu kurmaca hayattan büyük oranda etkilenen Osmanlı elçileri de gittikleri her operayı, seyrettikleri her oyunu uzun uzun İstanbul’a, padişaha yazarak anlattılar. Elçilerin anlatımından Avrupa’daki oyunları takip eden Osmanlı sultanları da bu ışıklar diyarını merak edip İstanbul’a getirtmek için defalarca girişimlerde bulundular.

Fakat bunu başarabilen ve İstanbul’da, kendi sarayında opera seyredebilen ilk isim Sultan Üçüncü Selim oldu. Kendisi de deha derecesinde büyük bir müzisyen olan Üçüncü Selim, Avrupa müziğine karşı da her daim büyük bir ilgi duymuştu. Neredeyse tahta çıktığı ilk günlerden beri Avrupalı sanatçıları ve müzisyenleri sarayında ağarlayan Sultan Selim defalarca sarayında Avrupa tarzında konserler düzenletti. Sultan’ın Avrupa müziğine karşı olan ilgisi ve coşkusu o dereceyi buluyordu ki kız kardeşi Hatice Sultan’ın sarayında, Fransa’nın İzmir Başkonsolosu Monsieur Amoureut’un kızı ile Sicilyateyn Sefiri Monsieur Lodo’nun kızının org eşliğinde yaptıkları bir dansı paravan arkasından seyreden padişah, heyecanını yenemeyerek paravanın arkasından çıkmış ve kızları tebrik ederek ödüllendirmişti.

Müzisyen olan ve batı müziğine karşı büyük bir ilgi duyan Sultan Selim’in uzun yıllardır Osmanlı elçilerinin büyük bir ilgiyle anlattıkları operaya karşı kayıtsız kalması beklenemezdi. Osmanlı tarihinde bir ilk olarak Üçüncü Selim döneminde Topkapı Sarayı’nda ahşap bir sahne inşa edilip burada çeşitli opera oyunları sergilendi. İstanbul’daki ilk tiyatro binası da yine Sultan Selim’in saltanat döneminde, Beyoğlu’nda kuruldu.

Osmanlı padişahlarının batı müziğine olan bu ilgisi, Sultan Selim’den sonra da devam etti. Sultan Mahmud tahta çıktığında Osmanlı haremi için Viyana’ya piyanolar sipariş edildi. 1828’de Avrupa’nın önde gelen müzisyenlerinden İtalyan asıllı Giuseppe Donizetti İstanbul’a davet edilerek Muzika-ı Hümayun’un başına getirildi. İstanbul’da devamlı olarak batı tarzı konserler verilmeye, batı müziği formunda saltanat marşları yazılmaya başlandı. Topkapı Sarayı’nın kütüphanesine padişahın emriyle Avrupa’dan yüzlerce oyun metinleri satın alındı.

Dolmabahçe Sarayı’nın inşasının tamamlanmasının ardından Sultan Abdülmecid, sarayda bir opera inşa ettirmeye karar verir ve bu şi de Mimar Diéterle ve Hammond’a verir. Operanın iç döşemelerinin yapılması için ise Paris operasını da döşeyen Séchan görevlendirir.

Böyle bir ortamda yetişen Sultan Mahmud’un oğlu Sultan Abdülmecid de batı müziğine karşı büyük bir ilgi duymaya ve iltifat göstermeye devam etti. Sultan Abdülmecid, İstanbul’da yeni tiyatro binalarının inşası için hazineden para yardımlarında bulunuyor ve Avrupalı sanatçıları himaye ediyordu. Beyoğlu’ndan Sultanhamet’e kadar bir çok semtte kurulan ve İtalyan operalarını sergileyen tiyatrolara yüksek bilet fiyatlarına rağmen İstanbullular da büyük rağbet gösteriyor ve salonlar doluyordu. Gündüzleri İstanbulluları eğlendiren Avrupalı oyuncular, akşamları da Beşiktaş Sarayı’na davet edilerek padişaha özel gösteriler yapıyorlardı.

İstanbul’daki sanatçıların dışında Henriette Carl, Leopold de Meyer, Henri Vieuxtemps gibi dünyaca ünlü müzisyenler de İstanbul’a davet edilerek padişahın ve saray kadınlarının huzurunda konserler veriyorlar ve Osmanlı sarayından büyük lütuflar görüyorlardı. Osmanlı sarayının müzisyenleri, Donizetti ve Guatelli Paşalar da bir taraftan Muzika-ı Hümayun’daki müzisyenleri eğitirken diğer taraftan devamlı olarak padişah ve ailesi için konserler düzenliyorlardı.

Sultan Abdülmecid, cuma selamlığından, gemilerin denize indirilmesinden sonra, velhasıl her resmi törenin ardından bir konser verilmesini istiyordu. Sarayların bahçelerinde kurulan geçici sahnelerde verilen konserlere padişahın ve ailesinin dışında sadrazam, şeyhülislam ve devlet erkanı da katılıyorlar, devletin önde gelenlerinin huzurunda Avrupa operalarının yanı sıra Donizetti Paşa’nın yazdığı oyunlar da sergileniyor ve gösterilerin daha rahat takip edilebilmesi için metinler tercüme edilerek tüm seyircilere dağıtılıyordu.

Sultan Abdülmecid, operaya ve batı müziğine o derece meraklıydı ki Mızıka-i Hümayun’a ve burada yetişen müzisyenlere fazlasıyla önem veriyordu. 8 Haziran 1847’de dünyaca ünlü bestekar Franz Lizst İstanbul’a gelmişti. Sultan Abdülmecid, büyük bir heycanla bestekarı beklemişti ve Lizst, İstanbul limanına adım atar atmaz Sultan Abdülmecid’in mabeyincileri tarafından karşılanarak apar topar saraya götürüldü. Ayağının tozuyla Osmanlı Sarayı’na giden Lizst’e Mızıka-i Hümayun’un düzenlediği konser seyrettirildi. Konserin hemen sonrasında padişahın huzuruna kabul edilen Franz Lizst’e padişah, büyük bir heyecanla kendi müzisyenlerini nasıl bulduğunu sordu. Lizst, İstanbul seyahati boyunca başta Çırağan Sarayı olmak üzere İstanbul’un bir çok mekanında hanedana, devletin önde gelen isimlerine ve İstanbullulara konserler verdi. Donizetti Paşa’nın Sultan Abdülmecid için bestelediği resmi saltanat marşı üzerine bir parafraz besteleyerek hükümdara takdim etti. Bunun karşılığında da Sultan Abdülmecid, Franz Lizst’i dördüncü derece Mecidiye Nişanı ile taltif etti.

Sultan Abdülmecid’in operaya merakı ve bu sanatı desteklemesi el altından yapılan bir faaliyet değildi. Bilakis Sultan Abdülmecid, opera sanatının halk arasında da yayılması ve operaya rağbet edilmesi için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Beyoğlu’ndaki Naum Tiyatrosu sürekli destekleniyor, hatta Ocak 1847‘deki Pera yangınında kül olan operanın yeniden inşa edilebilmesi için padişah tarafından elli bin kuruş ihsanda bulunulup, sanatçıların da mağdur olmaması için yine padişah tarafından on bin kuruş dağıtılıyordu.

Artık İstanbul’un her yanında tiyatrolar ve operlar faaliyet gösteriliyorlar, İstanbul’un saraylarında devamlı olarak gösteriler ve konserler düzenleniyordu. Sultan Abdülmecid, batı müziğini protokollere ve hemen her resmi geçite de dahil etmeye çalışıyordu. Hatta o derece ki artık Sultan Abdülmecid’in cuma selamlığına çıktığı güzergah üzerine yerleştirilen orkestralar cuma namazına giden padişahlarını selamlamak için sokaklara dökülen İstanbullulara Rossini’nin Wilhelm Tell’inden parçalar çalıyorlardı.

Pera yangınından sonra Galatasaray Lisesi’nin karşısına, bugün Çiçek Pasajı’nın bulunduğu arazi üzerine padişahın yardımlarıyla tekrar inşa edilen Naum Tiyatrosu’nu Sultan Abdülmecid de merak ederek görmek istemişti. 1 Aralık 1848 günü Beyoğlu’ndaki Tekke Camii’nde cuma namazını kılan Sultan Abülmecid, daha sonra Sadrazam Mustafa Reşid Paşa, Tophane Müşiri Fethi Ahmed Paşa, Bahriye Nazırı Mehmed Ali Paşa, Serasker Hasan Rıza Paşa, Rıfat Paşa, Mehmed Paşa, Tahir Paşa ve İsmail Paşa gibi devletin önde gelen isimlerini de yanına alarak Naum Tiyatrosu’na gitti. Tiyatronun sahibi Michel Naum tarafından karşılanan padişah ve beraberindekiler yeni inşa edilen bina hakkında bilgiler alıp, Sultan Abdülmecid için inşa edilen hünkar locasını ziyaret ettiler.

Sultan Abdülmecid bu ziyareti bir adım daha öteye taşıyarak operaya olan bu desteğini ve merakını tüm dünyaya göstermek için Beyoğlu’ndaki Naum Tiyatrosu’na giderek burada şerefine verilecek bir oyunu seyretme kararı aldı. O tarihlerde padişahın sarayından çıkarak halkın arasına girmesi, operada oyun seyretmesi ve bu gibi sanatları alenen desteklemesi sadece Osmanlı’da değil, batıda dahi büyük yankılar uyandırcak bir hareketti.

9 Şubat 1849 cuma günü cuma selamlığının ardından büyük bir alayla Beyoğlu’na çıkan Sultan Abdülmecid Naum Tiyatrosu’na geldiğinde caddeye açılan hünkar locasının giriş kapısında Tophane Müşiri Fethi Ahmed Paşa tarafından karşılandı. Matine olarak düzenlenen gösterim padişah için özel hazırlanmıştı ve halka kapalıydı. İlk defa bir tiyatroda oyun seyredecek olan Sultan Abdülmecid, kendisi için hazırlanan ve iki yüz mumla aydınlatılan salona geçerek burada hazırlanan büfedeki ikramları tattıktan sonra kendisi için inşa edilmiş olan locaya geçti.

İtalyan Şef Angelo Mariani’nin idaresindeki orkestra ve koro ilk olarak padişahın bu ziyareti için özel olarak bestelenen Türkçe kasideyi seslendirdiler. Sonrasında ise Linda di Chamunix ve Ernani’nin son iki perdesi oynandı. Oyunun sona ermesinin ardından padişahın emriyle ziyareti şerefine bestelenen Türkçe kaside tekrar okundu. Gösterinin sona ermesinin ardından Donizetti Paşa, Michel Naum ve operanın mimarı Mister Smith padişah locasına davet edilip kendilerine iltifatlarda bulunularak pırlantalı sigara tabakaları hediye edildi.

Hayattında ilk defa tiyaroda bir oyun seyertmiş olan Sultan Abdülmecid’i bu deneyimi çok etkilemiş ve Avrupa saraylarında olduğu gibi kendi sarayında da bir tiyatronun olmasını arzu etmişti. Naum tiyatrosunda geçirdiği güzel saatlerin ardından padişah, Ayasofya’nın restorasyonu görevini verdiği Mimar Fossati’yi hemen saraya çağırtarak Çırağan Sarayı’ndaki büyük salonlardan bir tanesinin tiyatroya çevrilmesini emretti. Fossati hemen çalışmalara başladıysa da daha sonra Beşiktaş Sarayı’nın yıkılıp Dolmabahçe Sarayı’nın yapımına başlanmasıyla bu karardan vaz geçilerek yeni saraya müstakil bir tiyatro salonunun inşa edilmesine karar verildi.

1851 yılında Sultan Abdülmecid, tekrar Naum Tiyatrosu’na giderek bir oyun seyretmek istedi. Fakat Sultan bu sefer, kendisine özel bir gösterimin yapılmamasını talep ediyor ve halkla beraber bir oyun seyretme deneyimini de yaşamak istiyordu. Sultan Abdülmecid’in 26 Mart 1851 günü Naum Tiyatrosuna yaptığı ziyareti Journal de Constantinople gazetesi şu satırlarla betimliyordu:

“Majesteleri Sultan’ın İtalyan Tiyatrosu’ndaki temsile yaptığı beklenmedik ziyaretin hala etkisinde kalarak yazdığımız bu satırlar, hatırası sadece tiyatro yıllıklarına değil, tarihe de damgasını vuracak bir olayın yaşandığı bu temsilde hazır bulunma şerefine ulaşan herkesin kalbinde uyanan saygıyla dolu tatlı bir heyecan ve coşku duygusuyla karşılaştırıldığında, soluk ve eksik bir özet olarak kalacaktır. Herkes tek tek soylu Türk hükümdarının bu ziyaretine derin anlamlar yükledi.

Geçen çarşamba, yani Sultan’ın ziyaret gününde, Hıristiyanlığın büyük perhizine denk gelmesine ve onun getirdiği güçlüklere rağmen sabah saat ondan itibaren Pera, yeşilliği ve güneşi geri getirecek baharın onuruna bayram havasına girdi ve cadde bahar giysilerine büründüğünde aniden bir gürültü koptu. Majestelerinin Frenk mahallesine, İtalyan tiyatrosunda bir oyunu izlemek üzere geleceği haberi yayıldı. Sultan bu isteğini son ana kadar açıklamadığından karşılama için ne tür hazırlıklar yapıldığı bilinmiyor.

Gerçekten de saat ikide Galatasaray karakoluna bağlı sade bir hazır kuvvet ve kavaslar tiyatronun karşısında silahlarla hazır duruma geçtiler, az sonra da at üzerindeki Sultan, Pera sokağının başında göründü. Majestelerine sadece birkaç saray memuru, Tophane-i Amire Müşiri Fethi Ahmed Paşa, Baş Mabeyinci Selim Bey, Başkatip Ferid Efendi ve ordu komutanı Edhem Paşa eşlik ediyordu. Kortejin önünde majestlerinin üç oğlunun, Prens Murad’ın, Prens Abdülhamid’in ve Prens Reşad’ın bulunduğu iki araba gidiyordu. At üzerindeki tek kişi olan Sultan, yanındaki görevliler ve çocukları ile tiyatro kapısının önünde durdu, sabırsızlıkla bekleyen ama saygıyla sessiz duran kalabalığın ortasında atından indi.

Majesteleri, imparatorluk locasına geçmeden önce opera müdürünün kendileri için hazırlattığı hoş ve hafif bir yemek için muhteşem salona geçtiler. Burada Majesteleri’nin Monsieur Naum’a iki senedir yeni bir oyuna gidecek zaman bulmamaktan duyduğu üzüntüyü belirttiği kısa bir dinlenmenin ardından Sultan, her iki yanındaki komşu localarda kendine eşlik eden prenslerin ve saydığımız yüksek mevkili kişilerin yerleşmiş olduğu imparatorluk locasına girdiğinde oyun başladı.

Bir avizenin ve koridorları boydan boya üç sıra şamdanın aydınlattığı salon adet olduğu üzere boştu, zira Sultan’ın bulunduğu yere yüksek müsaadeleri olmadan herhangi bir kişinin girmesi kesinlikle yasaktı. Sultan, seyircileri, localar, parter ve koltuklarda görmek istediğini beliritti ve temsilin olağan haliyle sahnelenmesini istedi. Bunun üzerine, dışarıda, kapıda bekletilen büyük kalabalık sabah saatlerinde güneş ve gezi için kuşandıkları zengin kıyafetlerle locaları doldurdular. Saygının işareti olan sessizlik ve hükümdarın varlığı dışında sanki olağan bir temsildi. Bu sırada majesteleri halkın zevk almasına, hiç bir hareketine engel olmak istemediğinin ve izleyicilerin oyuncuları diledikleri gibi alkışlayabileceklerinin bildirilmesini istedi. Bu özgürlük Avrupa’da bile bir prens locadayken tebaasına verilmez.

Gösteri programında Robert le Diable’ın birinci ve üçüncü perdeleri, Odabella’nın kavatini, I Prutani’den polonez ve Sonnambula’nın finali vardı. Temsil Monsieur Mariani’nin iki yıl önce Sultan’ın tiyatroyu ilk ziyareti sırasında bestelemiş olduğu marş ile sona erdi. Marş çalınmaya başladığı anda herkes aynı duygudan hareketle, ayağa kalkarak ve Sultan’a dönerek dinlemeye başladı. Marşın bitiminde, arşenin yayların üzerinden ayrıldıktan sonra hakim olan sessizlikten sonra Majesteleri kalabalığa karışıp koridordan geçerek tiyatro kapısında belirdiğinde herkesin katıldığı devasa bir alkış tufanı koptu, herkes şapkalarını çıkardı, etrafı çevreleyen heyecanlı kalabalıkta Sultan’ı son bir defa görmek ve atı üzerinde verdiği soylu selamı almak üzere bütün alınlar eğildi. Majesteleri salondan ayrılmadan önce Monsieur Naum’a temsili izlemekten dolayı mutlu olduğunu belirttikten sonra aynı sade kortejle saraya dönmek üzere gitti.”

1856 senesinde Dolmabahçe Sarayı’nın inşasının tamamlanmasının ardından Sultan Abdülmecid, saray operasının inşa edilmesi işini de Mimar Diéterle ve Hammond’a verdi. Operanın iç döşemelerinin yapılması için ise Paris operasını da döşeyen Séchan görevlendirildi. Dolmabahçe Sarayı’nın önündeki Bezmialem Valide Sultan Cami’nin muvakkıthanesinin karşısına inşa edilen opera binası, localarıyla birlikte üç katlı bir yapıydı. Birinci katın merkezinde yer alan padişah locasının dışında, şehzadeler, paşalar ve elçiler için de ayrı localar inşa edilmişti. Harem kadınları içinse ayrıca kafesli localar inşa edilmişti. Operanın seyirci kapasitesi üç yüz kişi kadardı. Ayrıca padişahın diplomatik misafirlerini ağırlaması için de şatafatlı bir ziyafet salonu inşa olunmuştu. Operanın iç döşemelerinde kullanılan mobilyalar, avizeler, koltuklar, aynalar ve tüm süslemeler Paris’te imal ettirilerek İstanbul’a getirilmişti. Opera binası küçük olmakla birlikte iç döşemelerinde çok miktarda altın kullanılmıştı.

Sultan Abdülmecid operaya olan bu desteğini ve merakını tüm dünyaya göstermek için Beyoğlu’ndaki Naum Tiyatrosu’na giderek burada şerefine verilecek bir oyunu seyretme kararı aldı.

1858 yılının son günlerinde opera binasının inşaatı tamamlandı. Sultan Abdülmecid, binadaki her şeyle en ince ayrıntısına kadar bizzat kendisi ilgeliniyor ve oyuncuların provalarını takip ediyordu. Operanın açılışından önceki son prova da yine Sultan Abdülmecid’in huzurunda gerçekleştirilmişti. 8 Ocak 1859 günü tüm devlet erkanının ve diplomatik temsilcilerin katıldığı son derece parlak bir törenle Sultan Abdülmecid’in uzun zamandır heyecanla beklediği Dolmabahçe Sarayı Opera Binası’nın açılışı yapıldı. Fransız Gazeteci Jules Jouin’in “Versailles Sarayı, opera salonunun biraz daha küçük bir kopyası ama belki de daha zengini” dediği Dolmabahçe Sarayı Opera Binası’nın açılış merasimde seyredilen ilk oyunda padişahın solunda İngiliz Sefiri’nin hanımı Lady Bulwer, sağında ise İsveç Sefiri’nin hanımı Madame Sibern oturuyorlar, padişahın kendi eşleri ise üst kattaki kafesli localarda bulunuyorlardı.

Saray Operası’nın açılış gecesinde ilk olarak, Luigi Ricci’nin Scaramuccia operasından ilk iki perde oyanandı ve Chasse de Diana adından yeni bir bale gösterisi sergilendi. Resmi açılıştan iki gece sonra ise Sultan Abdülmecid, İstanbul’daki tüm diplomatik temsilcileri sarayına davet ederek onları yeni operasında ağırladı. Diplomatlar için düzenlenen bu özel gecede ise Verdi’nin La Traviata oyunu ile Donizetti Paşa’nın Maria di Rohan operasının temsilleri yapıldı.

Sultan Abdülmecid’in 1861’e kadar devam eden saltanatı boyunca Opera Binası, Dolmabahçe Sarayı’nın en gözde merkezlerinden bir tanesi oldu. Burası sadece oyunların düzenlendiği bir eğlence mekanı değil, aynı zamanda yetenekli gençlerin yetiştirildiği, derslerin verildiği bir akademi vazifesi de gördü. Fakat 1861’de Sultan Abdülmecid’in vefatının ardından tahta çıkan kardeşi Sultan Abdülaziz’in saltanatı döneminde operanın kapatılması gündeme geldi.

Sultan Abdülaziz’in “Invitation a la Valse – Vâlse Davet” bestesini dinlemek için resme tıklayınız.

Bir hayli kabaran devlet borçları ve yaşanan mali krizler neticesinde Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Paşa’nın hazırladığı tasarruf programında operanın kapatılması da vardı. Dönemin Hariciye Nazırı Ali Paşa bu öneriye şiddetle karşı çıktı. Bu yapının bir eğlence merkezi değil, çok büyük emeklerle vücuda getirilmiş bir sanat müessesi olduğunu, tüm dünyanın Osmanlı’nın bu hareketini takdirle karşıladığını ve genç sanatçıların yetiştirilmesi için saray operasının devamlılığını savundu. Fakat her şeye rağmen Kıbrıslı Mehmed Paşa’nın tasarruf tedbirleri neticesinde opera kapatıldı ve buradaki sanatçılar da dağıtıldı.

20 Ağustos 1866 sabah saat üç sularında ise bilinmeyen bir şekilde opera binasının içinde büyük bir yangın başladı. İç döşemedeki hemen her şeyin Paris’ten ve Viyana’dan getirtildiği, sülemelerinde büyük oranda altının kullanıldığı ve yarım milyon lira harcandığı tahmin edilen opera binasının içi tamamıyla yanarak bir virane haline döndü.

Yangının ardından Sultan Abdülmecid’in özenle yaptırdığı ve büyük bir heyecanla beklediği opera binası Estlab-ı Amire’ye bağlanarak saray ahırı olarak kullanıldı. Her ne kadar bina ahıra dönüştürülmüş olsa da bu bölge ve bina uzun yıllar İstanbulluların zihninde opera kimliğini korumaya ve İstanbul’da “Tiyatro Tavlası” adı ile anılmaya devam etti.

Hayatına şatafatlı bir opera olarak başlayıp daha sonra ahır olarak devam eden bu görkemli yapının, Henri Prost’un hazırladığı İstanbul imar planındaki yol genişletme çalışmaları nedeniyle tamamen yıkılmasına karar verildi ve 15 Ekim 1937’de yıkılarak tamamıyla tarihe karıştı.

Batı müziğini seven bir başka padişah da Sultan 2. Abdülhamid’dir. Hatta Batı müziğini Doğu müziğinden daha çok sevdiği söylenir. Gerekçe olarak da Batı müziğinin kendisini neşelendirdiğini, Doğu müziğinin ise kederlendirdiğini söylermiş. İyi derecede keman ve piyano çalardı. Hatta piyano merakı yüzünden saraya elektrikli piyano getirtmiş. Kedisi ve papağınını sürgüne giderken bile yanında götürmüş, Hegel ve Sherlock Holmes hayranı bir padişah.

Sonuç olarak şunu söylemek gerekir ki, Osmanlı’dan Cumhuriyet sürecine geçiş öyle düşünüldüğü gibi bir gecede bambaşka bir dünyaya geçilmek olarak algılanmamalı. Kültür, düşünce yapısı, fikirler, zevkler vb toplumların hayatı boyunca kademeli olarak gelişen, değişen bir süreçtir, öyle bir gecede değil. Cumhuriyeti kuranlar da Osmanlı devletinin içinde yetişmiş kişilerdi, uzaydan gelmemişlerdi. Bu sebeple sanki Osmanlı çok farklıymış, günümüz moda tabiriyle “çok daha milli”ymiş(ne demekse) gibi gerçek dışı bir havanın oluşturulması doğru değil.

 

Kaynaklar:

Ali Oktay, Osmanlı ve Klâsik Batı Müziği, Yeni Asya
Yenişafak Pazar, Prof. Dr. Vahdettin Engin söyleşisi, Büşra Sönmezışık
Yedirenk Sanat ve Hayat Dergisi, Sayı.4, 2014

 

Bizi takip edin: