Özgürlük ve Eşitliğin Uzlaştırılabilirliği ve John Rawls

john_RawlsABD’li siyaset felsefecisi John Rawls‘a göre toplumdaki adaletsizliğin meşruluğu sadece alttakilerin yararına olmasıyla sağlanır. Bunu başarabilmek için ise bireylerin “Bilinmezlik peçesi-veil of ignorance” takmaları gerekir. Bu peçeyi takan birey, milliyetini, ekonomik durumunu, dinini vb tüm özelliklerini yok sayarak karar alma aşamasında kendi menfaatlerini değil, herkesin, hatta en kötü konumdakinin menfaatini düşünmek durumunda kalacaktır.

Örneklendirmek gerekirse, bilinmezlik peçesini takan bireyin fakir kalma korkusu, zengin olma hayalinin çok ötesindedir. Ya en fakiri ben olursam? sorusunu kendisine soran bu birey, ister istemez ekonomik olarak en alttaki bireye azami desteğin verilmesini savunacaktır.

Örnekleri sosyal statülere göre de çoğaltabiliriz. Bir ülkede yabancı bir işçi, kadına hiç değer verilmeyen bir toplumda bir kadın, dil, renk vb sebeplerden dolayı ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören herhangi bir birey siz olabilirdiniz.

İçinde yaşayacağımız toplum nasıl bir toplum olmalı ki en kötü konumdaki bile azami fayda sağlayabilsin sorusuna cevap aramaktır adalet.

Teorinin iki prensibi vardır. İlk olarak toplumu oluşturan bireyler en geniş kapsamlı özgürlüklere bile erişim hakkına sahip olmalı ve bu durum güvence altında tutulmalıdır. İkinci olarak sosyo-ekonomik koşullar fırsat eşitliği esasına, sosyo-ekonomik eşitsizlikler ise dezavantajlı durumda olan bireylerin yahut grupların yararına olduğu sürece tolere edilmelidir.

Bir toplumda ekonomik eşitsizlikler ancak fakir grupların yararına olduğu sürece tolere edilebilir. Bu prensibe yönelik olarak “progressive taxation-artan oranlı vergilendirme” diye tabir edilen ve bizim “zenginden daha çok vergi alma” olarak bildiğimiz uygulama örnek olarak verilebilir.

Rawls, bu iki prensibin devlet tarafından hatasız uygulanması gerektiğini savunur.

“Faydacı-Utilitarian”ların aksine Rawls’a göre, toplumun geri kalanının çıkarına olacak olsa bile bir bireyi kurban etmek adaletsizliktir.

Birinci prensip John Locke ve John Stuart Mill gibi filozofların oluşturduğu liberal gelenekten gelirken, ikinci prensip ise eşitlikçi hukukun üstünlüğünü savunan Jean Jacques Rousseau ve Marxizmden türemiştir.

Rawls, kimilerine göre liberallerin Marx’ı, kimilerine göre ise sistem içinde çözüm arayan pasif bir entellektüel olarak tanımlanmıştır.

Rawls’ın modeli aslında, karma ekonomi prensibiyle çalışan bir sosyal refah devleti idealidir.

1921 yılında doğan ABD’li ünlü ahlak ve siyaset felsefecisi Rawls, Princeton, Cornell, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve Harvard üniversitelerinde dersler vermiştir.

Rawls, 1971’de yazdığı ve yirminci yüzyılın en önemli kitabı olarak görülen ve kendisini şöhrete taşıyan Bir Adalet Kuramı-A Theory of Justice başlıklı kitabına kadar çok sayıda yazı yazmıştır.

1950’lerden itibaren ceza üzerine yazdığı yazılardan, etik ve doğruluğun temellerini sorguladığı yazılarına kadar hemen bütün yazılarında toplumsal adalet ve adaletin eşit dağılımı meselesiyle uğraşmıştır.

Rawls, adaletli bir toplumun temel yapısının doğruluk ve haktanırlılık olmak üzere iki ilkeden geçtiğini savunur.

Rawls, ikinci kitabını 1993’te Siyasal Liberalizm-Political Liberalism ismiyle çıkarır. Çoğulcu ve eşitlikçi bir liberalizm savunusu olan bu kitabında, doğruluk ve haktanırlılık olarak adalet teorisini liberalizmin çoğulculuğuna daha uygun bir hale getirmeye çalışmıştır.

Rawls, tüm liberal tavrına rağmen yararcılığa karşı durmuştur. O’na göre “Doğru”, “iyi”den önce ve bağımsızdır ve “iyi” kelimesiyle tanımlanamaz.

Geleneksel liberalizm, hukuk önünde eşitliğe değer verirken, bu dünyada talihle gelen büyük ve korkunç eşitsizlikler karşısında kayıtsız kalmıştır.

Buna mukabil, klasik liberaller, kişisel özgürlüğü benimseyerek eşitlikçileri paternalist(baba-evlat ilişkisi, paternalist devlet bizdeki “devlet baba” kavramı) olmakla ve belirsiz bir gelecekte ihtimal dahilinde gördükleri bir ütopya için insan özgürlüğünü gözden çıkarmakla suçladılar.

Örnekleri kişileştirirsek Hayek’in klasik liberalizmiyle Marx’ın egaliteryanizmi arasındaki bölgede her şey istiktarsız bir siyasal taviz veya rakip değerler arasında bir yerlerdeydi.

Rawls’ın teorisi bunları değiştirerek hem klasik liberalizm ile şekillenen bireysel haklara hem de sosyalist eşitlikçi bir ideal olarak adil dağıtıma bağlı bir adalet anlayışı önererek ismini de “hakkaniyet olarak adalet” koydu.

Rawls’a göre hakkaniyet olarak adalet “özgürlükle eşitliğin uzlaştırılması” amacını taşıyordu.

Bireylerin farklılık ilkesini reddetmemekle birlikte, “ekonomik sistemin, tesadüfen zengin doğmuşları, eli çabukları, yetenekliyi ödüllendirmek için düzenlenmiş bir yarış olduğu” fikrini reddetmemiz gerektiğini savunur.

Buna alternatif olarak ekonomik hayatımız, hepimiz için makul bir yaşamı temin etmek için düzenlenmiş, hakça toplumsal işbirliği sisteminin bir parçasını oluşturmalıdır.

Rawls’ın özgürlükle eşitlik arasında bir tür evlilik önerisi 70-80’lerde her iki kanattan da ağır saldırıya uğramıştır.

Liberteryenler Rawls’ın eşitlikçiliğine, komüniteryenler onun liberalizmine karşı çıktılar. Liberteryenlerden Robert Nozick “Anarchy, State, and Utopia” adlı eserinde ağır ifadelerle eleştiride bulunmuştur.

Komüniteryenlerden Michael Walzer ve Mechael Sandel, Rawls’ın eşitlikçiliğin liberalizmle evliliğini reddettiler.

Bu reddiyeler Rawls’ın Politikal Liberalizm-Political Liberalism adında ikinci bir kitap yazmasına neden oldu. Bu kitapla Rawls, teorisini son haline taşıdı.

Rawls; “genel felsefi sorular üzerine yapılan tartışmalar siyasetin gündelik konuları olamazlar. Ama bu, bu soruları önemsiz kılmaz. Çünkü, bu soruların cevapları hakkındaki düşüncelerimiz kamusal kültürün temelinde yatan tutumları ve siyasetin işleyişini şekillendirecektir.”

Bizi takip edin:  Twitter    Facebook