Para Krizleri Açıklama Modelleri

Yirminci yy. ve özellikle finansal küreselleşmenin dünya çapında hızla ve belkide kontrolsüzce yayıldığı son çeyreği, pek çok iktisadi krize şahitlik etmiştir. 1980’lerin başında Washington Uzlaşması ile hız ve yön verilen finansal küreselleşme, çoğunlukla gelişmekte olan ve az da olsa gelişmiş ülkelerde yaşanan iktisadi kriz sayısını belirgin bir şekilde artırmıştır. 1990’lı yıllar ve sonrası ise, içinde barındırdığı 1992- 93 Avrupa Döviz Kuru Mekanizması (ERM) krizi; 1994– 95 Latin Amerika (LA) krizi; 1997 Güney Doğu Asya (GDA) krizi; 1998 Rusya ve Brezilya krizleri; 2000–2001 Türkiye ve Arjantin krizleri ile dünya ekonomi tarihinde “krizler on yılı” olarak yerini almaya adaydır. Bu dönemde iktisadi krizlerin sayısı, derinliği, sıklığı ve yarattığı olumsuz sonuçlar giderek artan bir seyir izlemiştir. 1980 sonrası yaşanan finansal krizler tam anlamıyla özdeş sayılamazlar. Bununla beraber, çoğunun ana karakteristiğini para krizleri oluşturmuştur.

Bu süreç, krizlere yönelik akademik ve politik çevrelerin ilgisini yeniden giderek artırmış ve ekonomi yazınında bu konu ile ilgili geniş bir arşiv oluşmuştur. 1980 sonrası krizlerin oluşumunu açıklamaya dönük olarak yapılan araştırmaların pek çoğu, iktisadi kriz olgusunun farklı boyutlarını ele alsalar da, temelde, iktisat yazınında öncü rol oynayan üç farklı kriz modelinden beslenmektedirler: Birinci nesil kriz modelleri (Kanonik Model), ikinci nesil kriz modelleri ve üçüncü nesil kriz modelleri.

Para krizleri, literatürde pek çok farklı yönü ile ele alınmıştır. Bu tür krizlerin açıklanması ve tahmin edilebilirliği konusunda yapılan çalışmalar, ilk olarak Krugman’ın (1979) öncü çalışması ile başlamıştır. O tarihten günümüze kadar uzanan süreçte yaşanan 1980’lerin borç krizleri; 1992–93 ERM; 1994 Meksika; 1997–98 Güney Doğu Asya; 1998 Rusya ve Brezilya ve 2001 Türkiye ve Arjantin krizlerinin her biri, diğerleri ile bazen ortak ama daha çok farklı özellikler sergilemişlerdir. Diğer taraftan, her bir yeni kriz, kendinden öncekilere göre az veya çok farklı nedenlere dayanmış ve farklı iktisadi ortamlarda meydana gelmişlerdir. Bu durum, her bir yeni krizde, para krizlerini açıklama iddiasındaki mevcut modelleri kısmen veya tamamen yetersiz veya geçersiz  kılmıştır. Tüm bu gelişmeler, para krizlerini açıklamaya dönük olarak yeni ve farklı görüşleri ortaya çıkarmış ve bu süreç, kendine paralel olarak, para krizlerinin açıklanmasında ve tahmininde yeni modellerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır.

Aşağıda, para krizlerini açıklamaya dönük olarak geliştirilen belli başlı modellerinkısa açıklamalı, basit ve özet bir değerlendirmesi sunulacaktır.

A-BİRİNCİ NESİL KRİZ MODELLERİ (KANONİK MODEL)

 

Birinci nesil kriz modelleri para krizlerini açıklamaya dönük olarak geliştirilen ilk öncü çalışmaların genel adıdır. 1979 yılında Paul Krugman tarafından ortaya konulmuştur (Krugman , 1979: 311). Krugman’ın öncü çalışmasını ele almadan önce, bu çalışmanın temel aldığı Salant ve Henderson’un çalışmasına değinmek faydalı olacaktır. Adı geçen yazarlar, ilgili çalışmalarında para piyasalarını değil, aksine mal piyasalarını ele alarak, altın piyasasındaki hükümet politikalarını ve fiyatlandırmasını analiz etmişlerdir (Salant and Henderson, 1978: 627).

Yani, Salant’ın ilgi alanı para krizleri değil, mal piyasalarında uygulanan istikrar programlarının doğuracağı tehlikeler olmuştur. Uluslararası ajanslar tarafından alım ve satım şeklinde yürütülecek olan bu tür fiyat istikrar programları o yıllarda, “Yeni Uluslararası İktisadi Düzen”i savunanların en önemli talepleri arasındadır. Fakat Salant, teorik çerçevede bu tür programların yıkıcı spekülasyonlara maruz kalabileceği düşüncesindedir. Buradaki temel varsayım, spekülatörlerin bir malı, ancak bu mal, diğer mallara kıyasla (risk faktörleri dikkate alınarak) yüksek bir getiri sağlayacak düzeyde fiyatının artacağına inanmaları durumunda ellerinde tutacaklarıdır. Salant, resmi bir istikrar kurulunun, ilgili malı, sabit bir fiyattan alıp satacağını ilan etmesi durumunda “ne olacağını” sorgulamaktadır. Fiyat, kurulun varolmadığı düzeyde bulunduğu sürece, spekülatörler sermaye kazancı elde edemeyeceklerini düşünerek ellerindeki varlıkları satacaklardır. Dolayısı ile kurul, sonuç olarak elinde çok miktarda stok biriktirmiş olacaktır. Eninde sonunda, istikrar programı olmadığı durumda varolacak olan fiyat, yani “gölge fiyat”, kurulun hedefinin üstünde olacaktır. İşte bu noktada spekülatörler, ilgili malı kârlı görüp toplamaya başlayacaklardır. Eğer kurul hâlâ fiyatı kontrol altında tutmak istiyorsa, bu defa elindeki stokun tükendiğini görecektir. Salant, 1969’daki altın açık piyasa işlemlerinin sona erdirilmesinin, yaşanan büyük spekülatif alımlara bağlı olduğuna dikkat çekmekte ve NIEO’yu da benzer bir tehlikenin beklediğini savunmaktadır (Salant ve Henderson, 1978: 628). Böylece, kanonik kriz modelinin temelleri ilk olarak, ABD Federal Rezev’in Uluslararası Finans Bölümü iktisatçılarından Stephan Salant tarafından, 1970’li yılların ortalarında geliştirilmiştir.

Krugman, mal piyasalarına istikrar kazandırmaya çalışan mal kurullarındaki mantığın benzerinin, para piyasalarına istikrar kazandırmaya çalışan merkez bankalarına da uygulanabileceğini fark etmiş ve bu konudaki öncü makalesinde, sonradan “I. Nesil Kriz Modelleri” olarak da anılan, “Kanonik Para Kriz Modeli”ni ortaya koymuştur (Krugman , 1979: 311). Daha sonra bu model, Flood ve Garber tarafından yeniden ele alınarak analiz edilmiştir (Flood and Garber, 1984: 3).

Yukarıda, Salant da, tanımlanan durum çerçevesinde para krizlerindeki mantık, herhangi bir mala yönelik spekülatif ataklara benzemektedir. Spekülatörlerin, rezervlerin doğal yolla tükenmesine kadar beklediğini varsayalım. Bu noktada spekülatörler, o zamana kadar fiyatı sabit kalan döviz kurunun yükselmeye başlayacağını bilmektedirler. Bu da, yerli para birimini elde tutmaktansa, fiyatı yükselecek olan dövizi elde tutmayı cazip hale getirmektedir. Fakat böyle bir durumda ileriyi görebilen spekülatörler, döviz rezervleri tamamen tükenmeden hemen önce yerli para birimini satıp dövize geçeceklerdir. Bu durumda rezervlerin tükenmesi daha da hızlanacaktır. Sonuç şöyle olabilir:

Rezervler kritik bir noktaya gerilediğinde, bu miktardaki rezervleri çok kısa bir sürede tüketecek ve sabit kurun kaldırılmasına yol açabilecek bir spekülatif atak gelecektir (Krugman, 1997: 2).

Bu modeller, krizi ateşleyen makro iktisadi faktörlerin önemini vurgulamakta ve para krizlerini, sürdürülemez iktisadi politikalar ile yapısal dengesizliklerin kaçınılmaz sonucu olarak görmektedir. Bu tutarsız politikalara en çarpıcı örnek ise, bütçe açıklarını para basarak finanse eden genişletici para politikaları ile sabit veya yarı sabit döviz kuru politikalarının bileşimidir (Yay,2001: 1234). Böyle bir tutarsızlık, bir süre için ve merkez bankası (MB) yeterince rezerv bulundurdukça göz ardı edilir; fakat rezervler düşük seviyeye indiğinde ve piyasalar tarafından yetersiz görüldüğünde, yerli para üzerinde ani bir spekülatif atak oluşacaktır.

Bu modelin önemli iyi yanları bulunmaktadır. İlk önce, pek çok para krizi yurt içi ekonomi politikaları ve döviz kuru sistemi arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanmaktadır. Özel olarak kanonik modellerdeki bu farklılığın oldukça basite indirgenmiş şekli, pek çok döviz rejimlerindeki daha karışık fakat aynı derecede basit olan tutarsızlıklara örnek olarak değerlendirilebilir. İkinci olarak, model bir günde milyarlarca dolarlık kayıpları doğuran ani para krizlerinin, sadece yatırımcıların veya piyasayı yönlendirenlerin mantıksızlığına bağlı olamayacağını ortaya koymaktadır. Kriz, sadece fiyat istikrarsız hale geldiğinde, artık o parayı elde tutmanın cazip olmayacağı mantığından kaynaklanmaktadır. Fiyat istikrar programının sona ermesi, sermayenin spekülatif kaçışı ile kendiliğinden gerçekleşmektedir (Krugman, 1997: 18).

Diğer taraftan bu modelin eleştirilen yönleri de vardır. Model, aşırı mekanik ve tek boyutludur. Hükümetlerin otomatik olarak tüm bütçe açıklarını parasallaştırdığını ve MB’nin ekonomideki gelişmelere bakmadan, rezerv satarak döviz kurunu baskıladığını varsayar. Ancak, bütçe açıkları sürekli olduğunda bile açıkları parasallaştırmanın ötesinde, başka politika seçenekleri de mevcuttur.

Ayrıca bu modellerde, iktisadi ajanların gelecek beklentilerinin veya iktisadi faaliyetlerinin mali dengesizlikler veya kredi politikaları üzerinde etkisinin olmadığı varsayılmaktadır (Yay, 2001: 1235). Diğer bir eleştiri ise modelin para krizlerini sadece döviz rezervi ve bütçe açığına dayandırmış olmasıdır. Bu durumda model, 1994 Meksika krizini açıklayabilse de, 92–93 Avrupa Para Mekanizması (ERM) krizini ve 1997 Asya krizini açıklayamamaktadır (Tunca ve KarabuluAts, l2ın0d0a1,: 9b3ir2in).c i nesil para krizi modelleri ekonomi mantığı çerçevesinde tutarlıdır: Bütçe açıkları parasal genişleme ile finanse edilirken, MB’nin sabit döviz kurunu savunmaya çalışması cari işlemler açığını büyütmektedir. Maliye politikasının para politikasını baskı altına alması para, maliye ve döviz kuru politikaları arasında yapısal bir uyumsuzluk yaratmakta ve böylece makro iktisadi politikalar sürdürülemez bir hâl almaktadır. Bu nedenle, MB’nin elindeki döviz rezervleri ile döviz kurunu mevcut paritede sürdüremeyeceği inancı yaygınlaşmakta ve spekülatörler yoğun bir biçimde ulusal paradan dövize yönelmektedirler. Döviz talebindeki ani ve olağan dışı bu artış, yüksek oranlı devalüasyona yol açmakta yani para krizini yaratmaktadır (Krugman, 1997: 3–4).  Model her ne kadar kendi içinde tutarlı olsa da yukarıda kısaca değinilen eleştirilere konu olmuştur. Özellikle, 1992–1993 ERM krizini açıklayamaması, para krizlerini açıklamada yeni model arayışlarını gündeme getirmiştir. Bu arayış ve çalışmalar “İkinci Nesil Para Kriz Modelleri” adı ile anılmaktadır.

 

B-İKİNCİ NESİL PARA KRİZ MODELLERİ

İkinci nesil para krizi modelleri, para krizlerini, makro iktisadi politikaların sürdürülebilirliği ile ilgili olarak aniden ortaya çıkan olumsuz beklentilerden beslenen bir olgu olarak ele almaktadır (Obstfeld, 1984: 189). Bu modele göre, piyasa aktörleri beklentilerini oluştururken, kendi davranışlarının iktisat politikası uygulamalarını etkilemeyeceğini varsayarlar (Pasenti, 2000: 3). Bunun aksine, piyasa aktörlerinin beklentileri ile cari dönemde ortaya çıkan sonuçlar arasındaki karşılıklı etkileşim, ikinci nesil modellerin hareket noktasını oluşturmaktadır. Piyasada oluşan beklentiler, doğrudan makro iktisadi politika kararlarını etkilemektedir. Makro iktisadi göstergeler ile ilgili kötümser bekleyişler, kendi kendini besleyen bir süreç yaratmaktadır. Krizler ekonominin temel göstergelerinde önemli bir kötüleşme olmadığı ve/veya beklenmediği durumlarda bile ortaya çıkabilmektedir (Işık ve Togay, 2002: 31).

İlk olarak Obstfeld (1986 ve 1994) tarafından geliştirilen bu modellerde, politikaların amaç ve hedefleri arasında yaşanan çelişkiler ve gerilim durumunda veya politika belirsizlikleri ortamında, iktisadi ajanların beklentilerinin, iktisadi sonuçları değiştirecek ölçüde önemli etkileri olduğu ileri sürülmektedir. Örneğin, para otoritelerinin sabit bir kuru savunmayı taahhüt ettiklerini, ancak herhangi bir olağan üstü koşulda kuru dalgalanmaya bırakabilecekleri bir durumu düşünelim.

Bu politika belirsizliğine ilaveten, eğer kuru savunmanın maliyeti, iktisadi ajanların sabit kurun kaldırılacağına inandıkları durumda artıyorsa, o zaman döviz piyasaları kendi kendini yaratan beklentilere bağlı olacaktır. Nihai olarak, yatırımcıların tahminleri kendi kendini yaratan tahminlerdir. Devalüasyon beklentileri, sabit kuru korumanın fırsat maliyetini artıran faaliyetlere yol açmaktadır. Bu yüzden, yapılan tahminler başlangıçtaki beklentileri geçerli kılan politikalara neden olmaktadır.

Böylesi bir senaryo şu sonucu doğurmaktadır: Tüm şartlar aynı iken, piyasa katılımcılarının beklentilerindeki ani ve keyfi değişmeler, bir ekonomideki para istikrarını ortadan kaldıran veya kaldırmayan durumları yaratabilmektedir. Böylece beklentiler, bir krizin ortaya çıkıp çıkmamasında önemli bir rol oynamaktadır. Buna göre, bu modeller ekonomide “çoklu dengelerin” olası olduğunu vurgulamaktadır (Pasenti and Tille, 2000: 3).

Gelecekte olması beklenen devalüasyon karşısında para biriminin değerini korumak, kısa vadeli yüksek faiz oranlarını gerekli kılmaktadır. Ancak bu durum, hükümetlerin nakit akışını bozarak üretim ve istihdam düzeylerini düşürür.

Hükümette, var olan pariteyi sürdürmenin maliyeti ile pariteyi değiştirmenin maliyeti arasında, değiştirme yönünde bir ağırlık oluştuğunda, ilerde devalüasyon yapılma olasılığını gören spekülatörler ulusal para aleyhine kısa pozisyon alarak, olası devalüasyonun vaktinden önce gerçekleşmesine yol açmaktadırlar. Böylece, sabit döviz kurunu sona erdirecek olan kriz, bu sonucu zorunlu kılacak iktisadi nedenler tam olarak oluşmadan bile ortaya çıkabilir ve sistem çökebilir (Yurt,2000: 3). Örneğin, 1992 sterlin krizinde, İngiltere hükümetinin toplumsal baskı nedeni ile döviz kuru istikrarına karşılık istihdamı tercih edeceği beklentisi, krizi tetikleyen önemli nedenlerden biri olmuştur (Serin ve Bastı, 2001: 1214).

Krugman’a göre ikinci nesil kriz modellerinin üç ana bileşeni vardır. Birincisi, hükümetlerin sabit döviz kurunu iptal etmek istemelerinin bir nedeni olmalıdır. İkincisi, hükümetlerin sabit kur sistemini korumak istemelerinin bir nedeni olmalıdır. Sonuncusu ise, krize yol açan kısır döngünün meydana gelmesi için, sabit kuru korumanın maliyeti öyle artmalıdır ki insanlar sabit kurun iptal edileceğine inansınlar. Yazar, aynı çalışmada “hükümetlerin, para birimlerinin değer kaybetmesine izin vermesine yol açan nedenler nelerdir?” sorusuna iki ihtimalle cevap verir: Birincisi, hükümetlerin döviz kurlarını değiştirmelerine yol açacak reel bir saik olabilmesi için, yurt içi piyasada bazı şeylerin gerçekten düzeltilmesine ihtiyaç olması gerekir. Bunun birinci ve en açık nedeni büyük miktarlara varan ve sabit kur uygulandığı için bir türlü sona erdirilemeyen iç borçlanmalardır. Diğer bir ihtimal, ülkenin aşağı yönde katı nominal ücret yapısına bağlı olarak yaşadığı yüksek oranlarda işsizlik sorunudur. Hükümet bu konuda genişletici para politikası uygulamak ister, fakat diğer taraftan sabit kur rejimi olduğu için bunu yapamaz. Bu duruma örnek olarak İngiltere’nin 1931’de altın standardını iptal etmesi ve 1992’de Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasından ayrılması gösterilebilir (Krugman, 1997:10).

İkinci nesil kriz modellerinin, küresel finansal piyasaların yapısına daha iyi uyduğu belirtilmekle birlikte, analizin temel taşını oluşturan güven kaybı ve beklentilerdeki kaymanın nedenleri konusunda yetersiz kaldığı ifade edilmektedir (Yay, 2001: 1239).

İkinci nesil modeller kapsamında yapılan detaylı çalışmaların bulguları, her ne kadar orijinal modellerden farklı olsa da genel sonuçlar aynı kalmaktadır: Para krizlerine yol açan temel etken, uygulanan ekonomi politikaları ile döviz kuru arasında kabul edilen uzun dönemli politikaların birbiri ile tutarlı olmamasıdır. Finansal piyasalar sadece bu tutarsızlığı görüp üzerine gitmektedirler (Krugman, 1997: 8).

Birinci nesil modeller, ulusal paraya yönelik ani spekülatif atakların rasyonel olduğunu; döviz kurunun sürdürülemeyeceği inancı yaygınlaştığında, spekülatif saldırıların kaçınılmaz olduğunu vurgular. Bu çerçevede, spekülatif saldırıların zamanlamasının tahmin edilebileceği ileri sürülmektedir. Oysa ikinci nesil modellerde, spekülatif saldırılar rasyonel olabileceği gibi olmayabilir de; bu çerçevede, bu modellere göre spekülatif saldırıların zamanlaması tahmin edilemez (Işık ve Togay, 2002: 35).

Birinci ve ikinci nesil kriz modelleri, 1980 ve 1990’lı yıllardaki pek çok iktisadi krizi açıklayabilseler de, 1997 Asya krizi her ikisi tarafından da açıklanamamıştır. Bu durumda, yeni karşılaşılan krizi açıklamaya dönük pek çok çalışma başlamıştır. Bu çerçevedeki çalışmalar, literatürde “Üçüncü Nesil Para Kriz Modelleri” olarak adlandırılmaktadırlar.

 

C-ÜÇÜNCÜ NESİL PARA KRİZ MODELLERİ

 1997 Güney Doğu Asya finansal krizinde, kriz ülkelerinin hükümetleri 1997 yılı başında oldukça iyi durumda idiler. 1996’da büyüme yavaşlamıştı ve bazı fazla kapasite işaretleri vardı. Fakat Asya ülkelerinden hiç biri İngiltere’de olduğu gibi istihdam ve döviz kuru arasında tercih yapma durumu ile kaşı karşıya değildi. Kriz, çoğu gözlemciyi şaşkına uğratmıştır. Krizden kısa bir süre önce IMF bile güçlü büyüme tahminlerinde bulunmuştur (Stiglitz, 2002: 112). Krizden sonra bile, bu ülkelerin kriz riski taşıdığına veya 1997–1998 yıllarının olağan dışı riskli olduğuna dair geleneksel gösterge bulabilmek çok zordur. Neyin yanlış gittiğini anlamak ve 1994–95 Latin Amerika ve 1997–98 Güney Doğu Asya krizini açıklamak üzere geliştirilen modeller, genel bir sınıflama ile üçüncü nesil kriz modelleri olarak adlandırılmaktadır.

Bu modeller Asya krizinden hareketle, bankacılık ve finans sektörünün rolünü vurgulayarak, bankacılık krizleri ile para krizlerinin birbirlerini besleyen bir kısır döngü yarattığı ana fikrine dayanmakta ve krizlerin ülkeler arasında yayılma mekanizmasını açıklamaya çalışmaktadır. Krugman’ın (1998) “ahlâk riski” yaklaşımı ve Sachs’ın (1998) “finansal atak” yaklaşımı bu çerçevede değerlendirilen öncü çalışmalardandır. Krugman’a göre, finansal aracıların yaratmış olduğu yükümlülüklerin açık veya zımni olarak hükümet garantisine alınmış olması, “ahlâk riski” sorununa yol açmıştır. Özellikle, bankaların riskli projeleri kredilendirme davranışının yaygınlaşması ve kredi hacminin bu şekilde genişlemesi, finansal aktif fiyatlarını yükselterek finansal sistemi nominal olarak aşırı derecede büyütmüştür. Oluşan finansal balonların patlaması bu süreci tersine çevirmiş ve ekonomide genel olarak finansal aktiflerin fiyatları düşerken, bankaların toplam kredi içinde donuk aktiflerinin payı önemli ölçüde artmıştır. Bu durum, ulusal düzeyde ödeme sistemlerinin kilitlenmesine ve bankacılık krizlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bankacılık krizleri ise para krizlerine yol açmıştır(.Krugman 1971)

J.Saacshs’a göre yükümlülüklerin vade yapısının aktiflerin vade yapısından daha kısa olması, kısmi rezerv sisteminde, bankalara yönelik hücumun potansiyel kaynağını oluşturmaktadır. Günümüz finans dünyasında, bankaların fon kaynaklarının ve kullanım alanlarının farklı para birimlerinden oluşması, vade ve kur riskinin birlikte var olmasına yol açmaktadır. Bu risk birbirini besleyerek, bankalar açısından likitide problemi yaratmakta ve ülkenin temel makro iktisadi göstergelerinde sorun olmasa bile krizin nedenini oluşturmaktadır (Sachs and Radalet, 1998). Finansal sektör problemleri parayı zayıflatırken, bir devalüasyon da banka pozisyonlarını ciddi bir biçimde zayıflatmaktadır. Yani, olay bir kısır döngüye dönüşebilmektedir.

Bu kapsamda dışsal faktörlere vurgu yapan modellerde ise, özellikle gelişmekte olan ülkelerde yaşanan krizlerde dışsal faktörlerin belirleyiciliği hareket noktası olmaktadır. Bu çerçevede sanayileşmiş ülkelerdeki önemli iktisadi gelişmeler (dış ticaret hadlerinde, döviz kurlarında ve faiz oranlarındaki büyük ölçekli değişmeler), yatırımların küreselleşmesi ve sermaye piyasalarının artan bütünleşmesi gibi faktörlerin gelişmekte olan ülkelerde krizi harekete geçirdiği kabul edilmektedir (Yay, 2001: 1241).

Ekonomik faaliyetler başlangıçlarından bu yana günlük, aylık, mevsimlik ve yıllık ritimler izlemektedirler. Tarımsal üretim, hava koşullarındaki öngörülemeyen değişimlerin etkisini engelleyecek teknikler kullanılmadığı ölçüde önem kazanmakta ve aynı ölçüde rastlantılara bağlı olmaktadır. Böylece, tarımsal faaliyetlerin başlangıcından 19. yy.’ın başına kadar, bugünün sanayileşmiş pek çok ülkesi, “tahıl krizleri” denilen çok özel bir kriz türü yaşamışlardır. Kuraklık, özellikle tahıl üretimini hızla düşürerek kıtlığa, açlığa ve fiyat artışlarına neden olmuştur. Tarımdan elde edilen gelirin düşmesi; iktisadi faaliyetlerde bir daralmayı da beraberinde getirmiştir. Bu bir tür eksik üretim krizidir. Bu tür krizler ilkel teknolojilerin kullanıldığı tarım topluluklarının önemli bir özelliği olmuştur.

Sanayi inkılâbı ile birlikte doğanın iktisadi faaliyet üzerindeki tesiri eskiye nispeten azalmıştır. Ne var ki, iktisadi hayat krizlerin etkisinde kalmaya devam etmiştir. İktisadi faaliyetlerde görülen bu çalkantılar bazı düşünürlerin ilgisini krizlere çekmiştir. Böylece Juglar ile başlayıp Schumpeter, Kondratieff ve Marx ile gelişen ve Keynes ile Parasalcılar’a kadar devam eden bu ilgi, iktisadi kriz kuramları konusunda önemli bir arşiv oluşumuna katkı sağlamıştır. Her bir yazar ve okul, reel iktisadi krizin açıklanmasında farklı yaklaşımlar benimsemişlerdir.

1940–1970 arası dönemde iktisadi konjonktürde yaşanan görece büyüme ve istikrar evresi, kriz kuramları tartışmalarında bir duraklamayı da beraberinde getirmiştir. Ancak 1970’lerin başında BW sisteminin yıkılması ve petrol şoklarının etkisiyle konjonktür tekrar yön değiştirmiştir. Diğer taraftan, 1980’lerde ABD ve İngiltere önderliğinde tüm dünyaya hızla yayılan finansal küreselleşme akımı, finansal krizlere de kapı aralamış ve para krizleri sıklıkla karşılaşılan bir kriz türü olmuştur. Finansal küreselleşme çabası içindeki ülkelerin, birçok sıralama ve hız hatası yaptıkları ve bu durumun finansal krizlere ve bu arada para krizlerine öncülük ettiği genel kabul görmektedir. Bununla beraber, bu yeni dönemde pek çok yazar ilgisini reel iktisadi krizlerden para krizlerine çevirmiş ve yapılan araştırmalar para krizlerini açıklama konusunda yeni sayılabilecek bir arşiv oluşturmuştur.

Reel iktisadi kriz kuramlarında aynı tür krizler farklı yazar ve okullarcafarklı şekillerde açıklanmakta iken para krizleri açıklama modellerinde durum biraz farklıdır. Elbetteki, bazı para krizleri de farklı yazarlar tarafından farklı şekillerde açıklanmıştır ancak bu tür krizleri açıklamak üzere oluşan arşiv temelde bu farklılıklardan beslenmemektedir. Arşivi oluşturan temel şöyle açıklanabilir: Para krizleri, literatürde pek çok farklı yönü ile ele alınmıştır. Bu tür krizlerin açıklanması konusunda yapılan çalışmalar, ilk olarak Krugman’ın (1979) öncü çalışması ile başlamıştır. O tarihten günümüze kadar uzanan süreçte yaşanan 1980’lerin borç krizleri; 1992–93 Avrupa Para Mekanizması; 1994 Meksika; 1997–98 Güney Doğu Asya; 1998 Rusya ve Brezilya ve 2001 Türkiye ve Arjantin krizlerinin her biri, diğerleri ile bazen ortak ama daha çok farklı özellikler sergilemişlerdir. Diğer taraftan, her bir yeni kriz, kendinden öncekilere göre az veya çok farklı nedenlere dayanmış ve farklı iktisadi ortamlarda meydana gelmişlerdir. Bu durum, her bir yeni krizde, para krizlerini açıklama iddiasındaki mevcut modelleri kısmen veya tamamen yetersiz veya geçersiz kılmıştır. Tüm bu gelişmeler, para krizlerini açıklamaya dönük olarak yeni ve farklı görüşleri ortaya çıkarmış ve bu süreç, kendine paralel olarak, para krizlerinin açıklanmasında yeni modellerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır.

Günümüzde, 1800’lerin görece durağan ekonomisine nispetle çok daha hızlı ve ani değişen ve gelişen bir iktisadi dünya söz konusudur. İktisadi sınırların, en azından finansal anlamda, olmadığı günümüz ekonomisinde ilgi reel krizlerden çok finansal krizler üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu denli hızlı değişen ve her türlü spekülasyona açık finansal yapıda dünün ve bugünün krizini anlamak, bir şeydir. Ancak, ekonominin doğası gereği yarının muhtemel krizini şimdiden bilmek adına mutlak bir koruma sağlamamaktadır.

 

Yrd. Doç. Dr. Ömer Yılmaz

Yrd. Doç. Dr. Alaattin Kızıltan

Ar. Gör. Vedat Kaya

Atatürk Ünv. İİBF İktisat Bölümü

 

 

KAYNAKÇA

EMSEN, S. (2003), Ekonomik Krizler ve Türkiye Deneyimi, Beta, İstanbul.

FLOD, R. P. and P. GARBER (1984), “Collopsing Exchange-Rate Regimes: Some

Linear Examples”, Journal of International Economics, 17, pp: 1–13.

HABERLER, G. (19379, Prosperity and Depression, George Allen Unvin Ltd.,

Great Britain.

HAYEK, F. A. (1933), Monetary Theory and The Trade Cycle, Çev: N. Koldor

ve H.M. Croome, Augustus, M. Kelley Publishers, New York, 1966.

HAYEK, F. A. (1939), Prices, Interest and Investmet, George Rotledge and Sons

Ltd. Great Britain.

HUTCHISON, T.W. (1953), A Review of Economic Doctrines 1870–1929,

Oxford Clarendeon Pres.

IŞIK, S. ve S. TOGAY (2002), “Para Krizi Modellerinin Eleştirisi ve Uluslararası

Para Sisteminin Düzenlenmesine Yönelik Keynesyen Öneriler”, İktisat,

İşletme ve Finans, Yıl: 17, Sayı: 191, Şubat, ss: 31–53.

KAZGAN, G. (2004), İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, Remzi

Kitabevi, 11. Basım, İstanbul.

KEYNES, J. M. (1936), The General Theory of Employment, Interest and

Money, İnternet Adresi: http://cepa.newschool.edu/het/essays/keynes/

gtcont.htm, Erişim Tarihi: 10.01.2002.

KINDLEBERGER, C. P. (1988), “The Financial Crises of the 1930s an 1980:

Similarities and Differences”, Kyklos, 41(2), pp: 171–176.

KRUGMAN, P. (1979), “A Model of Balance of Payments Crises”, Journal of

Money, Credit and Banking, 11(3), pp: 311–325.

KRUGMAN, P. (1997), “What Happened To Asia”, İnternet Adresi:

http://www.mit.edu/people/krugman/, Erişim Tarihi: 17.04.2004.

MAILLET, J. (1983), İktisadi Olayların Evrimi, Remzi Yayınevi, İstanbul.

MARX, K. (1867), Kapital, Birinci Cilt, İnternet Adresi:

http://www.kurtuluscephesi.com/marks/kapc100.html, Erişim Tarihi:

17.04.2004.

MARX, K. (1946), Capital Vol. II, Introduction by GDH Cole, London.

OBSTFELD, M. (1984), “The Logic of Currency Crises”, Cahirers Economiques

et Monetaries, 43, pp: 189–213.

ÖZTÜRK, F. ve K. ÇAKMAK (2002), “Keynes, Krizlerin Dinamiği ve

Globalizasyon,” İktisat, İşletme, Finans, Yıl:17, Sayı: 190, ss: 11–33.

PASENTI, P. and C. TILLE (2000), “The Economics of Currency Crises and

Contagion: An Intraduction”, Federel Reserve Bank of New York

Economic Policy Review, 6, 3 (september), pp: 3–16.

RICARDO, D. (1821), The Principles of Political Economy and Taxation,

İnternet Adresi: http://socserv2.socsci.mcmaster.ca/%7Eecon/ugcm/3ll3/

ricardo/prin/index.html, Erişim Tarihi: 11.02.2005.

ROSIER, B. (1991), İktisadi Kriz Kuramları, Çev: Nurhan Yentürk, Birinci

Basım, İletişim Yayınları, İstanbul.

SACHS, J. and R. RADELET (1998), “The Onset of The Asian Financial Crises”,

Mimeo, Harvard Institute for İnternational Development.

SALANT, S. and D. HENDERSON (1978), “Market Anticipation of Government

Gold Policies and The Price of Gold”, Journal of Political Economy, 86,

August, pp: 627-648.

SAVAŞ, V. F. (1997), İktisadın Tarihi, Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları,

İstanbul.

SCHUMPETER, J. (1939), Business Cycles: A Theoretical, Historical and

Statistical Analysis of the Capitalist Process, İnternet Adresi:

http://cepa.newschool.edu/het/profiles/schump.htm, Erişim Tarihi:

10.01.2002.

SERİN, V. ve E. BASTI (2001), “Gelişmekte Olan Ülkelerde Görülen Finansal

Krizlere Getirilen Teorik Açıklamalar ve Türkiye Örneği”, Yeni Türkiye,

Kasım- Aralık, Yıl: 7, 2(42), ss: 1214–1224.

SKOUSEN, M. (2003), Modern İktisadın İnşası, Çev: M. Acar, E. Erdem ve M.

Toprak Birinci Basım, Liberte, Ankara.

STIGLITZ, J. (2002), Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı, İkinci Basım, Plan

B, İstanbul.

TUNCA, Z. ve G. KARABULUT (2001), “Küreselleşme, Kriz ve Türkiye”, Yeni

Türkiye Dergisi Kriz Özel Sayısı, 2(42), ss: 932–938.

ÜNSAL, E. M. (2001), Makro İktisat, 11. Baskı, İmaj Yayıncılık, İstanbul.

YALÇIN, A. (1991), İktisadi Doktrinler ve Sistemler Tarihi, Ankara.

YAY, G. G. (2001), “1990’lı Yıllardaki Finansal Krizler ve Türkiye Krizi”, Yeni

Türkiye, Kasım- Aralık, Yıl: 7, 2(42), ss: 1234–1248.

YAY, T. (1993), F. A. Hayek’te İktisadi Düşünce, Ezgi Kitapevi, Bursa.

YURT, E. (2000), “Finansal Sektörün Asya Krizi Üzerindeki Etkileri”, Banka ve

Ekonomik Yorumlar, 2, Yıl: 37, Şubat, ss: 3-41.

ZARNOWITZ (1985), Recent Work on Business Cycles in Historical

Prespective: A Review of Theories and Evidence, JEL 23, June, pp: 523–

580.