Pre-Kapitalist Toplumdan Otarşik Tüketime

Pre-kapitalist toplumlar: Geçim için yeterlilik, gelenekçilik

Geçmişi araştırdığını iddia eden antropoloji demogogları “isteği dışında ikna edilen kişi, yine aynı fikri taşıyor demektir” sözünü hiçe sayarak, tarihin inebildikleri her derinliğinde “site uygarlıkları”na rastlamalarına rağmen “Ancient Greek” (Eski Yunan)e kadarlık süre içerisinde her şeyi “ilkel”, insanları da “düşünen hayvan”, “sosyal hayvan”, “konuşan hayvan” gibi “hayvan” kategorisine indirgeme kompleksinden kendilerini alamamışlardır.

Bize öğretilmeye çalışıldığı üzere, insanoğlunu kendi ihtiyaçlarını karşılamak için önce “huntering-gathering” (avcılık-toplayıcılık) yapan, sonra “üreticilik”e geçen, artan ihtiyaçlarının sonucu “değiş-tokuş”a yönelen bir sürecte görürsek, otomatikman onun “homo economicus” olduğunu kabullenmemiz gerekecektir. Böyle bir durumda da kesinlikle “değer yargıları”ndan bahsedilmeyecek, onun yerine temel veri olarak “menfaat” alınacak ve “güç-zorbalık” ikilisi değer kazanacaktı. Halbuki yeryüzünün ilk insanı Hz. Adem ve onun ailesinin oluşturmuş olduğu topluluk, antropologların iddia ettiği gibi “mağara ehli” olmayıp, aksine bir “site toplumu”nun üyeleri idiler. Bilindiği kadarıyla bu sitede evlenme olgusu ve dolayısıyla aile başta olmak üzere birçok sosyal kurum bulunduğu gibi; Habil gibi çobanlar, Kabil gibi tarımla uğraşan çiftçiler vardı.

“Mensura omnium rerum homo”

Pre-kapitalist toplumlarda insan tüm dikkatin merkeziydi. İnsan, Protagoras’ın deyimiyle “her şeyin ölçüsü”ydü. (Mensura omnium rerum homo). Bu nedenle iktisadi faaliyet temin ederlerdi. Üretilen emtia miktarı, tüketim için gerek duyulan miktara eşit olmalıydı.

Dönemin toplumlarında ekonomi “salt menfaat”i değil, toplumsal yarara yönelik eğitimin oluşturduğu bir bilinç ürünü olarak değerlendirilebilir. “Değer”, bir malı betimleyen “yargı” olmanın ötesine geçmiş, toplumu ayakta tutan bir organik bağlar bileşimi halini almıştı. Yani “ben varım, sen varsın, o var; hepimiz, her birimiz düzlemlerinde bir hayatı sürdürmek zorundayız” düşüncesi hakimdi. Diğer bir ifadeyle “ekonomi için insan” yerine “insan için ekonomi” kavramı vardı.

Ekonomik hayatı şekillendiren ve kontrol eden köy cemaatleri ve loncalar mevcuttu. Bunların ideali; tatmin edilmek için sınırlı ve iyi tanımlanmış ihtiyaçlar anlayışından hareketle, sonuçta ne kadar iş yapılabileceğini kurallandırmaktı. Gerek köy cemaati, gerekse loncalar dikkatlerini geçim için yeterlilik ilkesine çeviriyorlardı. Her zanaatçıya egemen olan düşünce, mesleğinin kendisini konumunun ihtiyaçlarına göre yaşatması gerektiğiydi. Ona geçimini temin edecek kadar iş yapacaktı, tıpkı Goethe’nin sözünü ettiği Jena’lı el işçisi gibi “neşeli bir hayat için gerekli olandan daha fazlasını üretmeme” içgüdüsüne sahipti. Yani çiftçi ve zanaatkâr, iktisadi faaliyetlerine onların geçimlerini sağlayacak bir vasıta gözüyle bakıyor ve fazlasını da beklemiyorlardı. Malların nicel yönü önemsenmemiş, nitel yönü ağırlık kazanmıştı. Yani mübadele değeri değil, kullanım değerleri üretiliyordu. İnsanlar işlerini yaparken ona kendilerinden bir şeyler katarak, olabileceğin en güzelini, en mükemmelini vücuda getirmek kaygısındaydılar.

Yukarıda kabaca temel mantığını vermeye çalıştığım ekonomik faaliyetler amprisizm (veya traditionalism) güdümündeydi. İktisadi hayat geleneksel bir biçimde düzenlenmekteydi. Geçmişe, tecrübelere uyularak davranılıyor, gelecek için derin planlar kurulmuyordu. Bu açıdan yaklaşıldığında her insan biraz gelenekçidir; medeniyetler, kökleri insan tabiatında bulunan ve sonuçta insan ruhundaki güçlü, durağan kalma eğilimine kadar süren nedenlerden dolayı, ilk dönemlerinde geleneğin egemenliği altındadırlar. Geleneğin etkisi, insanı daha önce yapmış olmasından dolayı nasıl yapılacağını bildiği şeye yönlendiren alışkanlık tarafından desteklenir. Alışkanlık (âdet) tecrübenin meydana çıkardığı irade gücüdür.

Birey, bir gurubun üyesidir ve bunun için değerli bir birim olmaya çabalarken, gurubun ihtiyaçlarına özel bir dikkat gösterir. Bu yüzden bireyin asıl görevi yeniyle ilgilenmekten ziyade, eskiyi mükemmelleştirmektir.

Dolayısıyla pre-kapitalist çağda hayatın iki statik ilkesi mevcuttur: Geçim için yeterlilik ve gelenekçilik.

Yeni bir ekonomi anlayışı…

Ekonomi, kendi geçimini sağlama, insanlarla geçinme yönünde bir işlev vermekte; toplumların gündeminde diğer insan ilişkileri ile beraber bunları daha uygun hale getirme görevine talip olmuş bir biçimde yerini almıştı. Bu olgu Batı’nın ortaçağı boyunca sürdü. Ortaçağın sonuna doğru değişime uğrayan insan, davranışlarıyla geçim dileğini bir yana itip, servet edinimi hırsına kendisini kaptırınca, sonunda “geçinememe” durağına ulaşacak bir yola girerek büyük bir açmaza düştü. Bu konumu ise “ekonomi” kelimesiyle adlandırdı. Evrim teorisinin en büyük temel taşı olan “mutasyon” doğada hiçbir biçimde gerçekleşmezken, ekonomik bazda hükmünü icra etti ve ekonomi kelimesi gerçek anlamından kopup, bir görüşler bütününün, kuram ve kurgularla tasarım edilmiş, bilim disiplininin ve onun öngördüğü kurumlar bütününün adı oldu. Yani bir genişleme, olgunlaşma prosesi değil, doğrudan bir sıçrama ve sapma.

Ekonomiye göre, herkes en uygun, en yararlı tutum ve uygulamaların peşinden gitmek zorundadır. Ortada homo economicus tipin dayanacağı kurallar vardır. A’nın yaptığı B’ye zarar verecek olursa bu durum hukuki bazda kesinlikle “unlawful” (hukuk dışı) olacağı halde, ekonomi açısından bir suç teşkil etmez ve kimse “bu ekonomi dışıdır” diye bir betimleme yapamaz. Kısacası ekonomide “hak”tan ziyade “edinim”, “daha fazlasını elde etme isteği” vardır.

Kapitalist ekonomi öylesine çarpık bir durum oluşturmuştur ki, bir tarafın yararına olan şey, mutlaka bir tarafın zararına sonuç vermektedir. Burada “yarar”dan kastedilen “çıkar”dır. Bu en geniş anlamıyla bile alınsa (kitlelerin ortak çıkarını temsil etmesi) ekonomik kanunları “özel” ve “değişken” olmaya zorlamaktadır. Dolayısıyla temelde ekonomik ilişkiler tek yönlülük arz eder.

kapital-kapitalizm…

Capitale (caput=baş) mal stoğu, para yekünü veya faizli para anlamında 13. yy’da ortaya çıkmıştır. Braudel’e göre kapitalizm kelimesi önceleri net bir biçimde tanımlanmamış, çağın tartışmaları öncelikle faiz ve tefecilik üzerine odaklanmıştı. Ödünç verenin riskinden dolayı, skolastiklerin, ahlakçı ve hukukçuların sonuçta vicdanen(!) kapı açtıkları tefecilik.

Modernizm’in öncüsü İtalya bu tip tartışmaların merkezindeydi. Kelime ilk olarak burada 1283 yılında bir ticaret şirketinin aktifleri anlamında kullanılmıştı.

1399’da Francesko di Marco Datini, Prato’dan bir mektup arkadaşına: “Şüphesiz eğer kadife veya yünlü giyecek satın alırsan, sermayeyi (il chapitale) ve yapılacak kârı sigorta ettirmeni istiyorum; ondan sonra nasıl istersen öyle davran” diye yazıyordu. Kelimenin ayrıca Sienalı St. Bernadino’nun (1380-1444) vaazlarında geçtiği görülmektedir.

Zamanla capitale kelimesi bir şirketin (veya tüccarın) para sermayesi anlamına gelmeye başladı. İtalya’da “İl corpo”, Lyons’da 18. yüzyıla dek “le corps” diye adlandırıldı.

“Kapitalizm” kelimesini doğru kullanan ilk olarak Louis Blanc’tır: “Benim kapitalizm dediğim, kapitalin başkalarını yoksun bırakarak bazı insanlara tahsis edilmesidir.” Proudhon ise “Emlak hâlâ kapitalizmin kalesidir” derken kapitalizmi çok net betimler: Gelirin kaynağı olan kapitalin genellikle onu emekleriyle ortaya çıkaranlara ait olmadığı iktisadi ve sosyal rejim.”

Sombart ise: “İnsanlar tarafından biçimlendirilen ve yaratıcısının faaliyetlerini onun iradesine başvurmadan etkileyen bir sistemdir… Sistem, kapitalist teşebbüse sessiz bir hayalet gibi nüfuz eder. Müteşebbisin bizzat kendisine hâkim olur. Onu, kendisi için gerekli olanı yapmaya zorlar. Sistem bizzat kendisinin olan bir hayat yaşar” diye tanımlamada bulunur. Kapitalist kelimesinin ilk kullanımı ise 17. yy ortalarına kadar uzanır. 1699’da bir Fransız Muhtırası Birleşik Eyaletler Genel Valisi’nin ihdas ettiği yeni bir vergide 3 florin ödeyecek olan kapitalistler ile 30 sol ödeyecek olan diğerlerini ayırmıştır.

Kapitalist sistemin dinamikleri…

Kapitalist iş adamı, ahlâk görüşünden ayrıştırıldığı zaman karşımıza başka halde hareket eden ve farklı şeylerle ilgilenen değişik tipte bir homo economicus çıkar. Onun, kendisi ve bireyci faydacılığının dikkati bakımlarından eski tip davranış, tam anlamıyla rasyonel olmamaktadır. O romantik ve hamasi olmayan kapitalist uygarlığın tek romans’ını ve kahramanlığını yitirmiştir. Bu bir Navigare necesse est-Vivere non necesse est (denize çıkmak gerekli, yaşamak ise gerekli değildir) kahramanlığıdır. Ayrıca o, hasadı bizzat kendisinin yapıp yapmayacağını dikkate almaksızın, insanın gelecek için çalışmasını emreden kapitalist ahlakını da kaybetmiştir.

Kapitalist sistemin temeli, gayri şahsi üretim araçlarının özel sahipleri ile, emek hizmetlerini işverenlere satan özgür fakat sermayesiz işçiler arasındaki ilişkilerdir.

Kapitalist sistemi, durmadan, yorulmadan içinden bir ihtilâl, yenilenme havasında tutmakta; tüm bu elemanlar, gene devamlı olarak eski faktörleri yok etmekte, yenilerini oluşturmaktadır. Ve bu, kapitalizmin esas temelidir; ister istemez her kapitalist teşebbüs er geç bu gelişime uymak zorundadır.

Kapitalist aktivite ve teknik ilerleme üretimde görülen gelişmenin iki ayrı faktörü değil, birbirini tamamlayan iki bileşik unsurdur. Hatta ilki, ikinciyi iten bir kuvvettir.

Modern teoriye göre “kazanç”, aktiflerin aktüel net değeri şeklinde belirtilir. Öte yandan kapitalistler aktif değerleri ve kazançları sadece korumak amacıyla değil, aynı zamanda da bunları mümkün olduğu kadar çoğaltma amacıyla çalışmaktadırlar.

Kapitalist mekanizma her şeyden önce cari yatırımlar hacmindeki yüksek seviyeye bağlı olduğuna göre, bunların ortadan kalkması sistemi gittikçe daha kötüye götürecektir.

Reklamcılık ve otarşik tüketim…

Esasen kapitalizmin temel felsefesi daha az maliyetle daha çok ürün elde etmektir. Bu sebepten teknolojik yenilenme kaçınılmaz olur. Ancak çoğu kez üretici, kaynakları sorumsuzca tükettiğini, çevreyi kirlettiğini pek umursamaz. Aşırı miktardaki üretim haliyle tüketilmeyi isteyecektir. Bu da reklam harcamalarını yatırım harcaması olarak görmek için başlıca sebeptir.

Viyana Ekolü’nün kurucusu Avusturyalı iktisatçı J. A. Schumpeter: “Şüphesiz çağımızın bir işçisi XIV. Louis’in edinmekte büyük zevk duyacağı şeylere sahiptir. Bunun yanında kapitalizm Güneş Kralı’nınki gibi büyük bir bütçeye sahip olanlara bir takım ek zevkler, hizmetler verebilmekten çok uzaktır. Elektrikle aydınlatma, istediği kadar şamdan yaktırabilen, bunlar için birçok hizmetçi kullanabilen birisi için herhangi bir konfor ifade etmez. Ketenden, pamuktan veya yünden ucuz kumaşlar ayakkabılar, seri otomobil imalatları kapitalist üretimin karakteristik ürünleridir. Oysa ki genellikle bu çeşit teknik gelişme mahsülleri zenginlerin durumunu iyileştirmemiştir. Kraliçe I. Elizabet’in ipek çorapları vardı. Kapitalist üretim sistemi kraliçelerin çorap sayısını artırmaya yaramamış, bu çorapları fabrika işçisinin de satın alabileceği duruma getirmiş, satın alma güçleri, artan iş imkânları dolayısıyla, ücretler yoluyla çoğalmasını sağlamıştır.” (1) derken kapitalizmin iyi yanını göstermekle meşgul. Ama kapitalizm, kaynakların sınırlı olduğunu kabul etmesine rağmen, ihtiyaçları sınırsız kabul ederek suni istekler yaratmakta, büyümeyi de sonsuz alarak ilerlemektedir. Ekolojistler “büyüme sonsuz olsaydı, ağaçların dalları göğe değerdi” derken haklıdırlar. Büyümeyi besleyen kaynakların sınırlılığı büyümeyi de ister istemez sınırlı kılacaktır. Aradaki dengenin muhafaza edilmemesi halinde tabiat, dengenin muhafazası halinde de sistem çökmekten kurtulamayacaktır.

Üretimin bu şekilde öne çıkarılmasıyla günümüzde tüketim kaçınılmaz olarak önem kazandı. Çünkü daha çok üretmek istiyorsanız, daha çok tüketmek zorundasınız. Daha çok üretmek için de daha çok reklam yapmak, daha çok yapay ihtiyaç yaratmak, daha çok teknolojik gelişme peşine düşmek gerekmektedir.

Reklamcılık, kapitalist insanların kafasına ahlaki bir komut olarak eklemlenen olağanüstü yüksek bir hayat standardından medet uman akıldışı bir ekonominin ifadesidir. Ancak ahlaki bir komut tek başına yönlendirici olamaz; aklı ve duyguları sürekli ona yöneltecek bir kurum, bir aracı olmalıdır. Bu işlev, gece gündüz demeden büyük bir hızla yükselen hayat standardı için reklamcılık tarafından yerine getirilmekte; neler alınabileceği giderek artan bir baskıyla anlatılmaktadır; banka hesabımızda kazara para birikirse, reklamcılık bize harcamanın gerekliliğini ve bunu nasıl yapacağımızı anlatır. (2)

Pecuinary pseuda-Truth (paracı gerçek)’un temelinde “kiraz ağacında bir çocuk satarsan, ona hayat boyu kiraz satabilirsin” mantığı yatar. Paracı rakipler, savaşlarında her şeyi kullanırlar. Parasallık değerleri sulandırır, onları yavaş yavaş yıpratır, sıradan hale getirir ve uzun vadede insanların bu geleneklere kayıtsız kalmasına, dahası küçümsemesine zemin hazırlar. Sonuçta rekabet, değerleri yozlaşmaya zorlar. Daha kısa bir ifadeyle para, ölçemeyeceği şeylerin değerini düşürür.

Kapitalist toplumlarda insanlık serbestçe seçim yapabilecek durumda değildir. Bu yetersizlik, sadece halk kitlelerinin alternatifleri rasyonel olarak karşılaştıramamalarından değil, aynı zamanda da kendilerinin kulağına fısıldananları kabul etmelerinden ve daha derin sebeplerden doğmaktadır. Ekonomik ve sosyal olaylar içten gelen bir tepki ile harekete geçmekte ve sonuçta zuhur eden hususlar, şahısları ve gurupları isteseler de istemeseler de şu ya da bu özel tutuma katılmaya zorlamaktadır. Bu mekanizma içinde ortaya çıkan durumları şahısların veya gurupların seçme hürriyetini kısıtlamamakta, ancak seçme imkânlarını en az seviyeye indirgemektedir. Bu yüzden kapitalizm prognostik yapmaya bile yaramayacaktır.

Ekonomik değişikliklere alışmış ortamlarda şahsiyet ve irade kuvveti, üretim ve tüketim mallarının devamlı akımı yüzünden daha az ağırlık taşır. Şüphesiz kapitalist rejim sürdükçe, üretim sistemine getirilen yeniliklerin tehdit ettiği çıkarların dayanmalarında ve tepkilerinde azalma beklenemez. Bununla beraber karşıt tepki, bilhassa sadece yeni olduğundan ötürü yeni bir ürüne karşı tüketici ve üreticilerin karşı koymaları hali neredeyse tamamen ortadan kaybolmuştur. Bu şekilde ekonomik gelişme şahıslara bağlı olmaktan çıkıp otomatikleşmektedir.

Başka bir ifadeyle, kitle halinde, tek tip ve tek karakterde üretim; karşısında bireyliği yok olmuş tek tip, tek karakterde bir tüketici kitlesi gerektirmektedir, bu tür bir kitleyi yaratmak için kapitalizm akla gelecek her şeyi koz olarak reklamcılığında kullanmaktan çekinmemektedir.

Bir anastezik olan TV, Tanrı Moneta’nın kullarının kulaklarına ne yapmak zorunda olduklarını fısıldadığı en önemli aygıttır. Artık günümüzde açlıktan ağlayan bebeğine annesi, göğüslerinin estetiği bozulacak endişesiyle, memesini değil, biberon içindeki inek sütünü veriyor. İnsan vücudunun bütün organları artık asli vazifelerinden soyutlanmış, insanlar birer gösteriş budalası, kendini beğendirme sevdalısı, parası veya cazibesiyle caka satma delisi durumuna düşmüşlerdir. Her doğan çocuk, artık bir anneye değil, altını temizleyecek bir dadıya, karnını doyuracağı bir ineğe muhtaç. Kısacası insan artık doğuştan tüketimin kölesi olma yolunda.

“Homo Sapiens” çocuklarını, yetişkin olarak dolduracakları rollere hazırlarlar. Bu, küçük mızrağını ölü kutup ayısına batırmayı öğrenen üç yaşındaki eskimo için olduğu kadar, reklamları beynine doldurmak üzere TV’yi açan aynı yaştaki bir kapitalist toplum çocuğu için de böyledir; birincisi nitelikli bir avcı, diğeri virtiyöz bir tüketici olacaktır.”(3) Çocukları reklamların hedefi haline getirmek, onları düşünme şansı tanımadan koşullandırmak, yargı işlevinin gaddar ve kibirli bir istilasıdır, isterik bir olaydır.

Aşağıda vereceğim reklamı okuyarak durumun vehametini daha iyi anlayacağımızı ümid ediyorum:

“…Altmış saniyelik bir reklamın… büyük bölümünde havada uçan bir uçak gösteriliyor. Reklamın sonunda ekranda “uçan  oyuncak değildir” ibaresi yazılı ama bu yazıya ses eşlik etmiyor. (Bir baba: “Oğlum daha beş yaşında, okuma bilmiyor. Bir oyuncağa 15 dolar verip, sonra da TV’deki  gibi uçmadığı için çocuğumun oturup ağladığını görmek, kahredici bir şey)”(4)

Rekabet endişeleriyle kamçılanan işletmeler, satmak için her aracı kullanacaklardır; geleneksel değerler, insani zaaflar, kadınların mahremiyetleri ve çocukların toyluğu… Bütün bunlar, reklamın midasvari dokunuşuyla paraya çevrilir.

Tüketim toplumunda insanın değeri sahip olduğu nesnelerle ölçülüyor. Putlaştırma olgusu insanın metafizik değerlerle bağını kopardığı durumlarda ortaya çıkan bir tapınma biçimi. Toplumlar bilimsel ve teknolojik bakımdan ilerledikçe tapınma biçimi değil de, tapılan endüstriyel ürünler değişiyor.

Çoğunluğun budist, şintoist olduğu Japon toplumunda insanların arabaya, renkli TV’ye ve soğutucuya taptıkları sosyologlarca sık sık dile getiriliyor.  SSCB’de ev ve arabadan daha değerli bir nesne yokken, ABD’de ve Avrupa’da tüketim düzeyi dışında bir ölçü tanınmıyordu.

Her şeyin modası geçer ama Fashion’un modası asla!..

“Modası geçmek”, “demode olmak” terimleri, üretimin satılamamaktan dolayı tıkanmasını önlemek için icat edilmiştir. Çünkü moda, kendi kendine oluşan bir olgu değildir. Burjuvanın çıkarları ne yönde ise moda da o yöndedir. Bu devirde, bu tip toplumlarda “tutumluluk”, “yetinme”, “düşünme” vs. kavramlar burjuvanın işine gelmediği için hiçbir zaman moda olmaz.

Endüstri toplumu yüz yıldan daha az bir zaman içinde temel insan ihtiyaçlarına göre patentli çözümleri kalıba döktü ve kendi icat ettiğimiz ürünlere yönelik talepler diye ihtiyaçlarımızın Tanrı tarafından şekillendirildiği inancından insanlığı vazgeçirdi. Tüketici kendisine farklı kalite ve ambalaj içinde, aynı temel paketleri sunacak olan, aynı üreticilere devam eden bir bağlılık anlamındaki modası geçme olgusuna itilmektedir.

Moda kavramını en güzel tekstil endüstrisinde görmekteyiz. Bu öyle bir şeydir ki önce kot pantolonu moda yapar, piyasa doydukça ardından farklı renkleri moda olur. O da yetmezse mevcutları soldurur onu moda yapar. Daha da olmazsa yırtık kot pantolon moda olur,  sonra yama moda olur. Ardından yamanın modası kalkar, yeniden bir kot pantolon daha almak zorunda kalırsın. Bu hep böyle sürüp gider.

Sonuç:

“(Adam) sedir ağaçlarını keser; ya da bir meşe seçerek ormanın ağaçları arasında kuvvetlenmeye bırakır, bir sedir diker ve yağmur onu besler. Sonra bu, adam için yakacak olur, ve onun bir parçasını alarak kendisini ısıtır, bir ateş yakarak ekmek pişirir. Hem de bir ilah yapar ve ona ibadet eder, o oyma bir put yapar ve önünde secdeye kapanır. Ağacın yarısını ateşte yakar, kalanıyla et pişirir ve doyar; hem kendisini ısıtır ve der ki, “Aha ısındım, ateşi gördüm.” ve kalanıyla bir ilah yapmaya girişir, bu putudur, ve ona secdeye kapanır ve ona ibadet eder, ona dua ederek der ki, “kurtar beni, çünkü sen benim mevlâmsın.”

Bilemezler, sezemezler çünkü gözlerini kaparlar, bu suretle göremezler ve zihinlerini kaparlar, anlayamazlar. Hiç kimse göz önünde bulundurmaz, ne de bilgi ya da anlayış vardır şunu söylemek için: Yarısını ateşte yaktım, yarısıyla da közünde ekmek yaptım, et kızartıp yedim; ve kalanıyla iğrenç bir şey mi yapacağım?” küllerle beslenir, aldanmış akıl onu doğru yoldan saptırır ve o kendisini kurtaramaz veya der ki, “sağ elimde bir yalan yok mu?” (İsa, 44: 14-20)

Burada bir kütük önünde secde etmek sadece bir semboldür. Fazlayı kontrol edenler, fazladan tesis edilen fiziki putları kontrol ederek bağışlayan ve halkın koruyucuları maskesi altında ekonomik fazlayı çoğaltmaya çalışan kapitalistlerdir.

Artık tapılan putlardan bahsetmekteyiz, putların yerine iğrenç bir şeyimiz var; para. Geniş parçaları Apollo, Poseidon ve Zeus gibi ifşa edilen adları taşımakta. Putlara tapma yerine soyut ve kavramsal iğrençliğin makamı şahsi olmaktan ziyade tekniki olmakta, fakat temel olarak putperestlik putperestlik olarak kalmakta ve biz büyüyen fazlaya “kurtar beni, sen benim mevlâmsın” diye yakarmaktayız.

Rene Guenon, “Anlamlı bir amaca yönelik zahmetli bir çalışma zevki bulunabilir hatta sevilebilir de. Ama çalışmayı başlı başına bir amaç haline getiren bir felsefe, sonunda her türlü çalışmadan nefret edilmesine yol açar. Çağımızda “nesnel zihin” sanayiye, teknolojiye, ulusallığa tapmaktadır, ama bu kategorilere anlam kazandırabilecek bir ilkeye sahip değildir. Dinlenme ve kaçış imkânı vermeyen bir iktisadi sistemin basıncını yansıtan bir tapınma” diyor.

Ekonominin ahlâki ölçülerden koparılarak, tarih içinde eşi görülmedik bir biçimde öne çıkarılmasının sonucunda, en azından Batı ülkeleri için bunalımsız bir topluma ulaşılacağı tahmin ve ümit ediliyordu. Oysa ümit edilenin aksine Batı dünyası giderek önüne geçilmesi zorlaşan toplumsal ve ahlâki bir çözülmeye doğru gidiyor.

Batılılar pozitivizmde, bilimsel sosyalizmde, Neitzche’nin üstün insan olma, insana tapınma ve Faust’un tanrı olmak isteğinin coşkusunu buldular. Bu coşkunun etkisi altında mutlak bilgiye ulaştıklarını sandılar. Böylece bencil ilkeler ortadan kaldırılarak, yeryüzü cennetine ulaşacaklarını sandılar. Böylece bencil ilkeler ortadan kaldırılarak, yeryüzü cennetine ulaşacaklarını beklerken dünyayı cehenneme çevirdiler. Yeryüzü baştan başa ölçüsüzlükler, dengesizlikler, uyumsuzluklar ve savaşlar içinde kıvranmaktadır.

İlmin, teknolojinin ve iktisadın metodları tanrısallığa götürecek hiçbir anahtar vermiyor. Sanayi adamı Tanrı değildir, onun felaketi Russel Davenport’un da dediği gibi, “insan bile olamayışı”dır. İnsanı yeniden bulmamız lâzımdır, onu Tanrı’ya ancak böyle ulaştırmayı ümit edebiliriz.

“Vietnam’da bisiklete binmiş ve sivriltilmiş bambu sopalarıyla silahlanmış bir halk, araştırma ve üretimin devamlı olarak tasarlayıp icat edişine göre en ileri düzeyde olan makineleri sekteye uğrattı. Biz, insanın yaratma yeteneğinin makine kuvveti altedebileceği bir üçüncü dünyada hayatta kalmayı araştırmalıyız. Gittikçe artan az gelişmişliğe doğru yönelen felaket getirici eğilimi tersine çevirmenin tek yolu, olanca zorluğa rağmen kabul ettirilmiş çözümlere, yine bunları gerekli kılan talepleri değiştirebilmek için aldırış etmemeyi öğrenmektedir. Sadece özgür insanlar kendi zihniyetlerini değiştirebilirler ve hiç kimse bütünüyle özgür değilken, bazıları diğerlerine göre daha özgürdür.”(5)

Bibliyografya:

1.Joseph A. Schumpeter “Kapitalismus, Sozialismus und Demokratie, verlag A. Francke AG. Bern 1946”

2.Jules Henry, “Bir felsefe sistemi olarak reklamcılık, çev. Burçak Dağıstanlı, 1989, İst. s.11

3.a.g.e. s.52

4.New York Times, 27 Aralık 1960

5.Ivan Illich, “Tüketim Köleliği”, Terc. Mesut Karaşahan, İstanbul 1990, s.108-109

Yazan: Rıfat Orak

Dördüncü Boyut Dergisi, Sayı:2 Yıl: 1991