Reel İktisadi Kriz Kuramları

Kriz kuramları ile ilgili çalışmaların kökeni her ne kadar 1800’lü yıllara dayansa da o dönem için, bugün bildiğimiz anlamda finansal krizlerden söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, başlangıçta kriz kuramları çoğunlukla reel iktisadi krizleri açıklamaya dönük olarak geliştirilmiştir. Diğer taraftan, 1940’ların başından itibaren büyük ölçüde II. Dünya Savaşı hazırlıklarına bağlı olarak savaş sanayii öncülüğünde ve ABD merkezli yaşanan iktisadi canlanma, 1947-48’lerden itibaren birçok OECD ülkesini de içine alacak şekilde genişlemiş ve bu büyüme konjonktürü 1970’lerin başına kadar nerede ise kesintisiz devam etmiştir. Bu büyüme konjonktürüne mukabil, kriz kuramları tartışmalarında doğal olarak bir duraklama dönemi yaşanmıştır. Ancak 1970’lerin başında Bretton Woods (BW) sisteminin yıkılması ve yaşanan petrol şoklarının da etkisiyle konjonktür tekrar yön değiştirmiş ve buna paralel olarak kriz kuramları tartışmaları yeniden alevlenmiştir. Şu farkla ki, 1970’lerde uluslararası finansal küreselleşme faaliyetlerinin yoğunluk kazanmasıyla birlikte birçok gelişmekte olan ve gelişmiş ülkede finansal krizler yaşanmaya başlamıştır. 1980 ve sonrası dönemde yaşanan krizler, az veya çok farklılıklar gösterseler de ana karakteristiklerini para krizleri oluşturmuştur. Dünya ekonomisindeki bu değişmenin doğal bir sonucu olarak, o yıllardan günümüze reel iktisadi kriz kuramlarından daha çok finansal kriz, türleri ve nedenleri gibi konuları içeren tartışmalar ve çalışmalar yürütülmüştür.

Kriz kavramı, iktisadi terminolojide, konjonktürdeki yön değiştirmeyi, yani genişleme ya da sürekli bir ilerleme döneminden uzun ya da kısa bir bunalım veya daralma evresine geçişi ifade etmektedir. İktisadi kriz kuramcıları da, kriz olgusunu çoğunlukla bu anlamda ele almışlardır.

Ekonominin uzun dönemli dalgalanmalar ile inişli çıkışlı bir seyir izlediğini; iyileşme, refah, daralma ve kriz aşamalarından oluşan bir dalganın 40– 50 yıllık bir süreç olduğunu ileri süren konjonktür teorisi, ilk kez N.D. Kondratieff’in 1922 yılında yayınladığı “İktisadi Hayatta Uzun Dalgalar” adlı makalesinde ortaya konulmuş, Schumpeter ve takipçileri tarafından geliştirilmiştir. Bu teoriye göre, kapitalizmde iktisadi gelişme, birbiri ardınca gelen büyük dalgalar halinde oluşmakta ve bu dalgalardan her birinin etki ve sonuçları bütün bir dönem içerisinde yayılarak zaman içerisinde yerini bir sonraki ilerleme dalgasına bırakmaktadır (Maillet, 1983: 70).

Kriz ve konjonktür teorisinin iktisat ilminde yerini alması Ortodoks iktisatçılar tarafından değil, onlara karşı olanlar tarafından sağlanmıştır. Bu durumu, W. Mitchell şu şekilde açıklamaktadır: “iktisatta kriz ve bunalım problemine yer verenler Ortodoks iktisatçılar değil, fakat onların öğretilerinden yararlanıp bu öğretiye karşı çıkanlardır. A. Smith’den Mill’e hatta Marshall’a kadar klasik iktisatçılar kendi sistematik incelemeleri içinde ritmik dalgalanmalara rasgele ve üstün körü bir biçimde değinmişlerdir. Onların temel amacı, uzun dönemde geçerli olacak veya “normal duruma” uygulanacak ilkeleri açıklamaktı. Onlar için kriz veya bunalımlar ikinci derecede ilgi nedeni olmuş, ya özel bir inceleme konusu olarak görülmüş ya da arızi biçimde değinilen bir konu olmuştur (Hutchison, 1953: 375). Yazarın bu genellemesi, bazı klasik iktisatçılar için doğru olmamakla birlikte, 1880–1910 neoklasik dönemi gereği gibi tanımladığı söylenebilir.

Tümden gelim yöntemi yerine istatistikî yöntemleri kullanan ve gözleme dayanan Juglar, 1862’de yayınladığı “Fransa, İngiltere ve Birleşik Amerika’da Ticari Krizler ve Onların Dönemsel Tekrarı” adlı kitabında iktisadi yaşamda düzenli bazı dönemsel hareketler olduğunu öne sürmüştür. Juglar, kendinden önce aynı konuyu inceleyen Mc Cullach, Nevmarch, Tooke ve McLeod’u ticari krizleri tek tek ele alıp onların devresel niteliklerini göz ardı etmiş oldukları için eleştirmiştir. Juglar’a göre “krizler tıpkı hastalıklar gibi ticaret ve sanayinin egemen olduğu toplumların bir koşuludur”. Refah dönemlerinin muntazam ve ritmik bir şekilde krize dönüşmesi, daha sonra atlatılması ve yeniden refah dönemine yönelmeleri söz konusudur (Savaş, 1997: 628).

Juglar, kriz kuramını istatistik verilerin tarihsel bir incelemesine dayandırıyordu. Juglar’a göre krizler nitelikleri gereği, içinde bulundukları iktisadi faaliyetlerin çalkantıları ile bağlantı kurulmadan gözlemlenemezler, algılanamazlar. Nitekim, krizden söz etmek, yani konjonktürdeki dönüm noktasından söz etmek, aynı zamanda genişleyici konjonktür ile bunalım konjonktürü arasındaki ardı ardına gelişten söz etmeyi gerektirir. Juglar, bu durumu “Bunalımın tek nedeni refahtır…” sözü ile ifade etmektedir. Juglar çalışmasında, devresel dalgaların varlığını ve meselenin iktisadi krizden ibaret olmayıp, sistemde dengenin bulunmadığını, gelişme sürecinin istihdam, üretim ve gelirdeki iniş çıkışlarla belirdiğini göstermiştir. Böylece devresel dalgaların, her safhasının diğerini izlediğini ortaya koymuştur (Kazgan, 2004: 435). Genişlemenin büyüklüğü, yani yatırımların ve üretimin artması, talep artışı ile izlenmediği takdirde, genişleme sürecinden kısmen sert bir kopmanın koşullarını yaratacaktır. Hem üretimin eritilememesi (bu tür krizleri kapitalizm öncesi krizlerden kesin olarak ayıran nokta budur), hem de anahtar sektörlere yatırılan sermayenin karşılığının alınamaması, kâr beklentilerini karamsarlaştıracak ve borsayı çökertecektir. Bu konjonktürün dönüm noktasıdır, yani krizdir. Kriz ilk etkilediği sektörlerden başlayarak yayılacak, tüm sanayiyi kapsayacak ve zincirleme etkiler yaratacaktır: Üretim, fiyatlar, kârlar, ücretlerin satın alma gücü ve buna bağlı olarak talep düşecektir (Rosier, 1991: 21).

Juglar’ın klasik krizlerin dönemselliğini ve iktisadi faaliyetlerin oldukça düzenli bir salınımı olduğu gerçeğini ortaya koymasından uzunca bir süre sonra, gelişmiş ekonomiler uzun dönemli bir bunalımı yaşamaya başladıklarında, bazı iktisatçılar çok farklı uzunluktaki (yarım yüzyıllık) salınımların varlığını öne sürmüşlerdir. Bu iktisatçılar, özellikle Marx’ın öğrencisi Rus iktisatçı Porvus (1896), İsveçli iktisatçı K. Wicksell (1898), Fransız iktisatçıları J. Lescure (1912, 1914), A. Aftalion (1913), F. Simiand (1932) ve nihayet Hollandalı iktisatçı J. V. Gelderen (1913)’dir. Ama diğer taraftan, uzun dalgalanmaların varlığı ve fiyatlar ile üretimin uyumu hakkında ilk büyük sentezi yapan, Rus iktisatçı N. D. Kondratieff (1922) olmuştur.

Kondratieff  tarafından geliştirilen teoriye göre, global kapitalizmdeki gelişme yalnızca kısa dönem iş çevrimleriyle değil uzun dönem “süperçevrimler” le belirginlik kazanır. Kondratieff çevrimleri yaklaşık elli altmış yıllık dalgalanmaları kapsar. Kondratieff çevrim eğrisi, yeni teknolojilerin yoğun bir şekilde kullanıldığı dönemlerde yukarı doğru yükselmeye başlar, teknolojik sömürü olgunlaştıkça zirveye ulaşır. Ardından eski teknolojiler küçük kazançlar üretmeye başlar ve eğri aşağı doğru çekilir, bu arada kâr amacıyla üretim sürecine sokulan yeni teknolojiler henüz deneme aşamasındadır ve bunu uzun bir durgunluk dönemi izler.

19 yüzyılın ilk yarısında, iktisadi düşünceyi yönlendiren klasik iktisatçıların gözünde krizler, (gözlemlenen ilk sanayi krizleri) temel olgu olarak, sermaye birikiminin gelişimi sırasında rastlantısal olarak ortaya çıkan kazalardır. Bu durum, İngiliz iktisatçı W. S. Jevons (1871), Avusturyalı iktisatçı C. Menger (1871) ve özellikle genel denge teorisinin kurucusu L. Walras (1874)’ın çalışmalarından esinlenerek 19. yüzyılın sonunda kurulan neo-klasik okul için de aynıdır. Neo-klasik modelin yapısında denge, kuramsal olarak otomatiktir, demek ki kriz mantıken olanaksızdır, nesne varolmadığı için kavramsallaştırılması da mümkün değildir. Pratikte gözlemlenen dengesizlikler, özel olarak krizler, dengeyi koruyucu rolü olduğu varsayılan, ancak gerçekte serbest piyasa ekonomisi işleyişini engelleyen dışsal faktörlerden kaynaklanabilirler. Devlet müdahaleleri, ücret politikaları ve işçi sendikaları, bu iktisatçılara göre, iş gücü pazarının işleyişine engel olurlar. Onlara göre, aslında işgücü fazlasının (işsizlik) olması, tam istihdamı sağlayacak tek geçerli süreç olan ücretler genel düzeyinin düşmesine yol açmalıdır. Kriz, kapitalizmin işleyişi ve doğasından bağımsız olarak sadece rastlantısal bir şekilde ortaya çıkabilir. Neo-kalsik modelde krizin “varlığının yadsınması”, hiçbir özgün yapıya yer vermeyen bir boşluk doğurmuştur. Tüm bu açıklamalarına rağmen, klasik krizlerin tarihsel önemleri ve dönemsellik arz eden yapıları bilindiğinde, bu “boşluk” altı çizilmesi gereken önemli bir noktadır.

Yine bu kapsamda D. Ricardo, tarihçiler tarafından ilk kriz olarak kabul edilen 1816 krizini rastlantısal bir olay olarak kabul eder. Ricardo’nun bu konuda en temel argümanı J. B. Say’ın “Mahreçler Kanunu”dur. Buna göre, mallar mallarla değiştirilir, her arz kendi talebini yaratır, tüm üretim tüketilir. Çünkü üretimin değeri, dağıtılan gelirin değerine eşittir. Yani satın alma gücüne eşittir. Bu durumda kriz, rastlantısal bir olgudur (Ricardo, 1821). Ricardo’nun tersine, S. D. Sismondi (1819) ve R. Malthus (1820) bu yeni tür krizlerin yeni iktisadi sistemin doğasına bağlı bir olgu olduğunu ileri süren ilk aykırı iktisatçılar olmuşlardır. Sismondi (1819), sistemde tam istihdam dengesinin kendiliğinden oluşmadığını söylemiş ve bu kapsamda iktisadi krizleri teorik düzeyde inceleyen ilk iktisatçılardan biri olmuştur. Sismondi’ye göre, toplum “burjuva” ve “proleter” olarak iki sınıfa ayrılır; bu iki sınıfın çıkarları çelişiktir; liberal felsefenin tabiî uyum anlayışı yanlıştır. Üretim ve servet birikimi, bu ayırımı daha da şiddetlendirir. Toplumsal sınıflar ve birikim teorisiyle Marx’a öncülük eden Sismondi, iktisadi krizlerin nedenini de buna bağlar (Kazgan, 2004: 289).

Marx, Sismondi’nin çalışmalarını geliştirerek, üretken kapitalizmi derinlemesine inceleyen bir kuram ortaya atmıştır. Marx’a göre, kapitalist ekonominin, üretimin ve tüketimin iki ayrı işleyiş haline geldiği bir genelleşmiş değişim ekonomisi olması, krizlerin oluşmasına yol açmıştır. Malların, üreticilerce, tüketilmesi için değil de satılması için üretilmesi, dengesizliklere yol açmış ve paranın işin içine girmesine neden olmuştur. Malların tüketimden çok satış için üretilmeleri nedeni ile yatırılan sermayenin karşılığını alabilmesi için, üretimin yeterli bir kâr ve oldukça hızlı bir ritm ile yapılması gerekmiştir. Bu genel yapı içinde krizlerin düzenli olarak ortaya çıkmasının “gerekliliği” şu şekilde açıklanır: Sermaye birikiminin mantığına uygun olarak, yatırımlar, ürünler için “efektif talep” olması kesin değilse bile kâr oranının yüksek olduğu (yakın gelecekte) üretim dallarında gerçekleşecektir. Nitekim yatırım kararları arasında a priori bir koordinasyon olmadığı gibi a posteriori bir düzenleme de yoktur, çoğunlukla çok geç olarak piyasalarda bu öngörü hataları ortaya çıkmaktadır.

Marksist teori için son derece önemli bir faraziye olmasına rağmen kapitalist sistemde krizin nasıl oluştuğu, hangi kaynaklardan beslendiği ve nasıl sonuçlandığı hususunda Marx derli toplu bir kriz ve konjonktür teorisi ortaya koymamıştır. Bu konulara dağınık tarzda, çeşitli yazılarında ve Kapital’in birçok bölümlerinde sık sık temas etmiştir. Bu düşüncelerin toplanmasından ortaya çıkan sonuç, Marx’ın kapitalist sistemdeki kriz olayını bir birinden farklı iki temele dayandırdığını göstermektedir (Yalçın, 1991: 332). Bunlardan birincisi düşen kâr oranları ve ikincisi eksik tüketimdir.

Marx, düşen kâr oranları teorisine dayanarak iktisadi kriz olgusunu şöyle açıklamıştır: Yeni üretim tekniklerinin uygulanması yatırımları artırır. Yatırımların artışı, emek piyasasında işçi talebini artırır. İşçi talebindeki bu artış, endüstri rezerv ordusundan bir kısmının emilmesine ve ücret piyasasındaki basıncın hafiflemesine yol açar; ücretlerde düşme durur, hatta bir miktar artış göze çarpar. Ücretlerin yükselmesi artık değer oranını düşürür ve dolayısıyla kâr oranında da düşme kendini gösterir. Bu ise yatırımları durdurur ve yatırımların durmasıyla işçi talebi de azalır (Marx, 1946: 845–46). İşçi talebinin yeniden azalması, ücretlerin düşmeye başlaması, kriz ve depresyon halinin devamı endüstri rezerv ordusunun artmasına yol açar. Fazla nüfus, işçi piyasasında işsizliğin artmasına, ücretlerin düşmesine ve böylece sömürü oranın artmasına yol açar. Bu durum kâr oranının yeniden artmasına imkân verir.

Marx’a göre, iktisadi sistemin çelişkisi, üretimin toplumsal niteliği ile üretim araçlarının mülkiyetinin ve iktisadi kararların özel niteliği arasındaki çelişkiden doğmaktadır. Çünkü Malthus ve Sismondi için olduğu kadar Marx için de “mahreçler kanunu” bir masaldır; gerçek, üreticiler ile tüketicilerin iyiden iyiye ayrı oldukları, üreticilerin (işçilerin) çoğunluğunun ürettiklerine denk miktarda mal Tüketemedikleri, aksine, kendilerini istihdam eden kapitalistlere “artık” ya da “artık değer” sağladıklarıdır (Skousen, 2003: 167). Bu etken, üretim ile efektif talebin orantısız olmasına neden olacaktır. Sonuçta ücretlerin düşük tutulması, aşırı üretime neden olacaktır, ancak bu aşırı üretim toplumun önemli bir kesiminin mallara olan ihtiyacına oranla değil, efektif talebe oranla olacaktır. Yani ödeme gücüne oranla aşırı bir üretim söz konusudur. Dizginlenmemiş kapitalist rekabet tarafından uyarılan, aralıksız güdülen ve genişlemenin kaynağı olan sermaye birikimi, sonunda efektif talebe oranla aşırı üretimin koşullarını doğrulamaktır. Marx, bunu “öyle bir an gelir ki, pazar mallar için çok küçük gibi görünür” şeklinde ifade etmektedir. Bu da sermayenin yeterince kâr elde edemeyeceği anlamına gelir. İktisadi sistemde ve onun çelişkilerinde aranan krizin nedeni buradadır. Sermaye yeterince kâr elde edemediği için, aşırı sermaye birikimi vardır. Yani, elde edilmesi mümkün olan artık değere oranla bir aşırı birikim söz konusudur. Bu durumda kriz kaçınılmazdır. Kriz fiyatların ve kâr oranlarının düşmesi ile başlar, üretimin ve istihdamın, buna bağlı olarak satın alma gücünün düşmesi ile devam eder. Birikimli bir süreç ile bunalım bunalımı doğurur (Marx,1867).

Kendinden önce kurulan teoriler, iktisadi krizleri sürekli büyüme sürecindeki ani ve arızî duraklama ve genel üretim fazlası olarak açıklamıştır. Oysa Marx, gerçek meselenin devresel dalgalanmalar olduğunu fark etmiştir. Kapitalist sistemin iç çelişkileri, Marx’a göre, aynı zamanda kendilerini devresel krizler olarak belli eder. Krizler, bu çelişkilerin etkili, fakat geçici çözümü, bozulan dengeyi bir süre için tekrar kuran şiddetli patlamalardır. Kapitalizm geliştikçe, krizler daha şiddetlenecektir (Kazgan, 2004:327). Marx’ın elde ettiği sonuçlara göre Malthus ve Sismondi’nin krizler ile ilgili içgüdüleri doğrudur: Klasik krizler rastlantısal değil, yapısal olgulardır. Diğer bir sonuç, kâr oranından sonra kriz, uzun dönemde iktisadi sistemin dinamiğinde ikincil düzenleyici rolü oynamaktadır. Yani kriz, varolan çelişkilerin anlık ve şiddetli bir çözümü, bir an için kargaşalı bir denge kuran şiddetli bir taşmadır. Krizden doğan bunalım, üretken sermayenin büyük bir bölümünün yeterli kâr sağlayamadığı ölçüde “değer kaybetmesine” neden olacaktır (Rosier, 1991: 33).

Bazı klasik iktisatçılar ve Marx tarafından yukarıda ifade edildiği şekilde açıklanan kriz kuramı, 19. yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başında bazı önemli iktisatçıların katkıları ile çok sayıda değişiklik geçirmiştir. Önemli katkı sağlayan üç isim J.M. Keynes, F.A. Hayek ve J. Schumpeter’dir.

Bu farklı görüşlerin ve katkıların oluşmasının belki de en önemli nedeni 1929 Dünya Bunalımı’dır. Zira 1929 bunalımı, yeniden canlanma yaratması beklenen olayların hiç birisinden etkilenmeden yayılmış; iktisadi sistem, yeniden canlanma yolunu kendiliğinden bulamamıştır. Yani, klasik süreçler için geçerli olan özgün mekanizmalar yetersiz kalmış veya hiç ortaya çıkmamıştır. Gerçekten de 1929 bunalımı, kapitalist tarihin “kendiliğinden” bir yeniden canlanmaya giremeyen ilk bunalımı olmuştur. Öyle ki, uzun dönemde “klasik kriz”, “ekonomik olayları düzenleyici rolünü” oynayamamıştır. Bu durum, yeni açıklamalar ve kuramları da beraberinde getirmiştir.

Keynes’e göre çevrimlerin temel nedeni, sermayenin marjinal etkinliği tanımı ile ifade ettiği, en üretken sermayenin beklenen getiri oranındaki konjonktüre bağlı değişmelerdir. Çünkü Keynes’in analizinde merkezi rolü üstlenen beklentiler, çok hassas bir temel üzerine oturtulmaktadır. Kâr oranından söz etmek gerekirse, bu oran, konjonktürün genişleme döneminde aşırı yatırım durumunun yaratıcısıdır. Nitekim, genişleme döneminde sermayenin marjinal etkinliğinin düşmesi gerekse bile, sermaye maliyetinin ve faiz oranının yükselmesine oranla beklentiler daha fazla olur (Keynes öngörüşlerin yanıltıcılığından söz etmektedir). Demek ki aşırı yatırım görelidir. Bu durum, yatırım yapma talebinin durması nedeni ile krize yol açacak olan, beklentilerde bir azalma (sermayenin marjinal etkenliğinin birden bire düşmesi) ile sonuçlanacaktır. Böylece kriz, sermayenin ıskonto edilmiş getirisi ile faiz oranı arasındaki farkın ortadan kalkmasından doğmaktadır. Bu, Keynes’e göre tasarruf talebine değil, kredi arzına bağlıdır. Demek ki, tamamıyla parasal bir olgu iktisat politikası aracı haline gelebilmektedir. Sonuç olarak, düşmesi gereken kredi arzı, tam tersine yükselecektir. Keynes, böylece, girişimcilerin krize neden olmaksızın, yatırımları yönetebilmelerinin tartışmalı olduğunu göstermiştir (Keynes, 1936).

Keynes, krizi, “yükselen konjonktür ortamında, iktisadi ajanlar tarafından genellikle öngörülmeyen ve çoğu zaman şiddetli ve ani olarak meydana gelen bir olay” olarak betimler. Yine Keynes istihdam, tüketim, dönem başı (ex-ante) ve dönem sonu (ex-post) yatırım, toplam gelir, marjinal tüketim eğilimi, efektif talep gibi makro iktisadi değişkenlerin, çarpan ve hızlandıran mekanizmalarının ve de “sermayenin marjinal etkenliğine ve faiz oranına ait beklentilerin karşılıklı etkileşimi ile, yükselen konjonktür döneminin kendi kendini besleyen bir büyüme dinamiği oluşturduğunu; konjonktür dalgasının daralma istikametine döndüğü tepe noktasında dönüşün, ani ve şiddetli olduğunu; bu noktadan sonra aynı unsurların, bu kez daralma yönünde etkileşimler yaratarak işlediklerini; fakat daralma devresinden yükselen konjonktür devresine geçişin (krize girişteki olgunun tersine) ani ve şiddetli değil, yavaş ve tedrici olduğunu yazar (Öztürk ve Çakmak, 2002: 13).

1 Dünya Savaşı’ndan sonra dünya ekonomisi, 20 yıl gibi o zamana kadar görülmemiş uzunlukta bir büyüme ve refah dönemi yaşamıştır. İktisatçıların korkulu rüyası olan 1930’ların işsizlik-durgunluk krizinin tekrar ortaya çıkma beklentilerinin gerçekleşmemesi, giderek iktisatçıların kendilerine ve hakim paradigmalarına olan güvenini artırmış, şiddetli krizin ve konjonktür dalgalarının niçin ortaya çıkamayacağının nedenleri olarak şunlar ileri sürülmüştür: 1930’lara göre ülkelerin finansal yapılarının büyük ölçüde güçlenmesi, bankacılık sektöründe bir krize hiçbir ülkede müsahama gösterilmemesi, hükümetin bir yandan milli hasıla içindeki payını artırarak, diğer yandan gerek otomatik istikrar tedbirleri gerekse iradi anti-depresyon politikaları ile faaliyet hacmini genişletmesi (Haberler, 1937: X-XI). Ancak1970’lerde dünya ekonomisi, iktisatçıların açıklaması gereken bir başka krizle karşılaşmıştır. 1930’ların depresyon-durgunluk krizi yerini enflasyon- işsizlik krizine bırakmıştır. İlginç olan 1970’lerde Keynesyen iktisadın açıklayamadığı stagflasyon olgusuna dair bir öngörünün Hayek’in 40 yıl önceki konjonktür teorisinde bulunmasıdır (Yay, 1993: 80).

Hayek’in görüşü daha çok, ekonomiye devlet müdahalesi, müdahale olmadığı takdirde oluşmayacak ilave koordinasyon bozuklukları yaratır şeklinde ifade edilebilir. Bu görüş, devlet müdahalelerinin nasıl olup da nispi fiyatların koordinasyonunu bozarak krize yol açtığını göstermeye çalıştığı  konjonktür teorisinin de çıkış noktasıdır.

Hayek’ e göre krizlerin asıl nedeni, ekonominin sanayi yapısının toplumun tasarruf planları ile uyuşmamasından doğar. Hayek’in analizi, kendi içinde istikrarlı bir piyasa ekonomisini ifade eder. Piyasanın işleyişi sistematik bir şekilde bozulmadığı takdirde, fiyatlar bilgi iletme fonksiyonları ile tüketim yapısını sanayi yapısına uydurmayı garanti eder. Ekonominin dengesini (istikrarını) bozucu etkiler, bankacılık sektöründe yaratılan kredi artışları, Keynesyen iktisat politikaları gibi piyasanın işleyişini bozan, daha açıkçası, fiyatların yanlış bilgiler iletmelerine yol açan, piyasaya dışsal olan etkilerdir. Bireylerin gönüllü tasarruflarının ötesinde bankacılık sektöründe yaratılan krediler aracılığıyla girişilen büyüme süreci, ancak kredilerin artması devam ettiği sürece sürebilir. Bu bir enflasyonist büyüme sürecidir. Cebri tasarrufla girişilen bu yatırım süreci, gerçek tasarrufların üzerinde bir sermaye birikimine yol açar: Sermayenin yanlış yönlendirilmesi. Ancak bir süre sonra ya bankacılık kesiminde faizlerin yükselmesi ya da faktör fiyatlarının yükselmesi sonucu kârsız bir sermaye yapısı ortaya çıkacak ve hem sermaye değersizleşmesi hem de büyük bir gayri iradi işsizlik doğacaktır (Yay, 1993: 151). Keynes’in tezi ise kapitalist piyasa sisteminin kendi haline bırakıldığında sık sık büyük miktarlarda işsizlik şeklinde krizlerin doğacağını ileri sürer, yani kriz kapitalist piyasa sisteminde içseldir.

Hayek’e göre konjonktür dalgalarının ortaya çıkması için gerekli ve yeterli şart, para hacminin elastik olmasıdır (Hayek, 1933: 140–41). Böylece iktisadi dalgalanmaların çıkış nedenini, bankacılık ve kredi sistemine bağlamıştır. Kısaca para miktarındaki değişmeler, nispi fiyatların ve üretim yapısındaki değişmelerin temel sorumlusudur (Hayek, 1933: 124–125). Bu bağlamda, Hayek 1920-30’larda karşılaştıkları kriz olgusunu şöyle açıklamaktadır: Tipik olarak bankaların kredi Hacminde artış şeklinde görülen para arzındaki genişleme, parasal faiz haddini denge seviyesinin altına düşürür. Yatırımlar canlanır. Üretim kaynakları tüketim malları kesiminden sermaye malları üreten kesimlere kayar; sermaye malları üretimi artar. Sermaye mallarına yapılan harcamaların artması nedeniyle bir süre sonra faktör gelirleri artarak tüketim mallarının taleplerini ve dolayısıyla fiyatlarını artırır. Söz konusu bu fiyat artışları kaynak dağılımı sürecini tekrar tersine çevirerek krize yol açar; kullanılmayan üretilmiş sermaye malları fazlalığı ortaya çıkar (Yay, 1993: 101).

Hayek’e göre işsizliği azaltmak için para arzı artışı ile talep yaratılması, her şeyi daha kötü yapar: Para arzı artışıyla bir yandan enflasyon körüklenirken, diğer yandan sözünü ettiğimiz kendiliğinden tersine dönen süreç hızlandırılır ve işsizlik daha da artar. 1970’lerde stagflasyon olarak adlandırılan işsizlik içinde enflasyon olgusu ortaya çıkar (Yay, 1993: 110).

Hayek’in yukarıdaki tezi tam istihdam gibi dönemin gerçeğine uymayan ve 1930’lardaki krize pek de cevap veremeyen bir yapı sergilemektedir. Bunun üzerine Hayek, “Ricardo Etkisi” kavramı ile de anılan yeni bir tez sunmuştur. Hayek iki model arasındaki farklılık konusunda görüşünü “aynı eğilimlerin farklı ve daha gerçekçi varsayımlarla gösterilmesi” şeklinde ifade etmektedir (Hayek, 1939: 5). Hayek’e göre bir denge durumundan başlamak ve bundan hareketle konjonktür dalgalarının nasıl yaratılabileceğini göstermek önemli ve doğru bir yaklaşımdır. Fakat bu analize, bir kere böyle bir konjonktürel dalgalanma başladığında, iktisadi sistem dengeye varmaksızın bu dalgalanmaların nasıl olup da kendi kendini ürettiğinin açıklanmasının da eklenmesi gerekir. Bu nedenle Hayek, ikinci modelindeki analizine emek ve hammadde gibi üretim faktörlerinin önemli ölçüde işsizlik içinde bulunduğu depresyon dönemi ile başlar. Hayek bu modelde konjonktürel düşüşün ve krizin parasal değişmeler gerekmeksizin yalnızca reel faktörlerce yaratılabileceğini göstermek istemiştir (Yay, 1993: 1139).

Kurama diğer önemli bir katkı J. Schumpeter’e aittir. Yazarın analizi, yatırımların (Keynes gibi bir ayağı tasarrufların üzerindedir) ve buluşlardan kesin olarak ayırdığı “yenilik” sürecinin üzerinde yoğunlaşmıştır: Yenilik, buluşun sanayide uygulanabilir hale gelmesidir ve bu, buluştan uzun bir süre sonra da gerçekleşebilir. Schumpeter’e göre, girişimcilerin ve yatırımların yardımı ile ekonomiyi iki dönem arasında gidip gelen bir devre olmaktan çıkarıp iktisadi evrim’in sürecine sokan şey yeniliktir. Yenilikler, yığınlar halinde ortaya çıkarlar ve devreyi kredilerin yardımı ile kırıp dışarı çıkmayı başaran ve anahtar rol oynayan girişimcilerden başlayarak yayılırlar. Kâr yaratan yeniliklerin uygulanması ve yayılması, genişleme dönemine tekabül eder. Ama yeniliğin yenilik olmaktan çıkıp genelleşmesi ile beraber kâr ufukları yok olur. Kriz ve daha sonra da bunalım ortaya çıkar (Schumpeter, 1939).

Schumpeter’in konjonktür dalgaları modelinde, iktisadi istikrarsızlık parakredi düzeninin işleyişine bağlansa da, sistemin ayırıcı niteliği olan girişimci sınıf ön plana çıkar. Bu sınıfın, Marx’ı hatırlatan biçimde, teknik yenilikleri uygulayarak ekonominin gelişmesini sağladığı süreçte, istikrarsızlık da doğar. Ne var ki, Marx, kapitalizmin istikrarsızlığının, sonunda çöküşünü hazırlayacağına inandığı halde, Schmpeter’de, depresyon dönemi, sistemin sağlığı için gerekli tasfiyenin olduğu dönemdir (Kazgan, 2004: 164).

Keynesyen ve Neo-klasik iktisadi kriz kuramlarının gerek bunalımın oluşum mekanizmasını açıklamaları, gerekse bunalımdan çıkış için önerileri birbirinden son derece farklıdır. Neo-klasik iktisatçılar bunalımdan çıkış mekanizmasını şöyle tanımlamaktadırlar: Depresyon konjonktüründe yatırımlar azaldığı için borç verilebilir fon piyasasından kredi talebi önemli ölçüde azalır. Dolayısı ile faizler çok düşer. İşsizlik artar, emek piyasasında arz fazlası oluşur. Böylece, emeğin ücreti de düşer. Faiz ve ücret, sermayedar için önemli iki maliyet unsurudur Dolayısı ile üretim maliyetlerinde olağan üstü bir düşüş olmuştur; bu da, yeni kâr olanakları yaratır ve böylece sermayedarlar bir noktadan sonra yeniden yatırım yapmaya başlar. Depresyon, işte bu noktada sona erer ve yeni bir yükselen konjonktür dalgası başlar. Sonuç olarak, bunalımdan çıkış için kamu otoritesinin sisteme dışardan müdahalesi gereksizdir. Sistem otomatik olarak bunalımdan çıkacaktır. Ne var ki, 1929 Dünya bunalımı bu tezi doğrulamamıştır.

Keynes’e göre bunalımdan çıkış mekanizmasının çözümlenmesinde “yetersiz efektif talep” kavramı merkezi bir rol oynar. Ona göre, nominal faizler belirli bir noktadan daha aşağı inemez; çünkü para talebi eğrisinin faiz esnekliği, depresyon konjonktüründe sonsuza yaklaşır. Dolayısı ile, böyle bir konjonktürde para arzını artırarak nominal faiz oranlarını belirli bir noktadan aşağı düşürmek mümkün değildir. Üstelik bu durumda, nominal faizler sıfıra yaklaşsa bile, reel faizler pozitif ve hatta epey yüksek olabilir. Çünkü depresyon konjonktüründe fiyat endeksleri önemli oranda düşmektedir. Ayrıca daha da önemlisi, likitide tuzağı oluşmasa bile, faizleri düşürerek, depresyon ortamında yatırımları artırmak mümkün değildir. Çünkü öyle bir konjonktürde, yatırımın faiz esnekliği sıfırdır.

Yani hem faiz hem de emek maliyetleri olağanüstü düşüşler göstermiş olsa bile, sermayedarlar depresyon koşulları altında yeni yatırım yapmayacaklardır. Zira fabrikalar bu süreçte çok düşük kapasitede çalışmaktadırlar. Öyle ise, eğer satışlarda marjinal bir artış gözlenir ve bu nedenle üretimi bir miktar artırmak gerekirse, işverenler sadece kapasite kullanımını marjinal olarak artırma yoluna gidecekler ve yeni sabit sermaye yatırımı yapmayacaklardır.

Kısacası, nominal faizlerin ve ücretlerin çok düştüğü depresyon konjonktüründe sırf üretim maliyetleri olağanüstü düştü diye, kapitalistler üretim artışına gitmezler. Zira, ne genel konjonktürde ne de satışlarda herhangi bir kalıcı düzelmenin olacağına dair hiçbir işaretin ufukta görülmediği bir ortamda, sermayenin marjinal etkinliği o denli düşmüştür ki, iş verenler, sıfır kâra tekabül eden fiyatlarla bile satılmayacağına inandıkları malları üretmeye yanaşmazlar. Nitekim gelirler ve tüketim bu kararlar nedeni ile bir türlü artmamaktadır. Bu durum, kendi kendini besleyen bir kısır döngü yaratmaktadır. Tüm bu açıklamalar sonucunda, Keynesyen kurama göre, depresyon konjonktüründe para politikası etkin değildir. Toplam efektif talebi artırmak, işsizliği azaltmak ve ekonomiyi canlandırmak için bütçe açıkları vererek, hükümet harcamalarını artırmak gerekir. Dolayısı ile Keynes, konjonktür devresini yükselen istikamete çevirmek için kamu harcamalarının (özellikle alt yapı harcamalarını) önemli ölçüde artırılmasını ve böylece insanlara iş ve gelir sağlanmasını önerir. 1933–1939 yılları arasında bu öneriler ABD’de kısmen de olsa uygulama alanı bulmuş, ancak alt yapı yatırımları yeterince artırılmadığı için krizden tam çıkış, 1940 yılında II. Dünya Savaşı’nın patlaması ile gerçekleşmiştir. 1940 yılı bu bağlamda Keynesyen kriz kuramının, pratikte doğrulandığı yıl olarak tarihe geçmiştir (Öztürk ve Çakmak, 2002: 21).

Keynesyen yaklaşımın savlarına karşılık, M. Fridman’ın önderliğini yaptığı parasalcılar, Keynesyen iktisadı şiddetli bir şekilde eleştirmişler, daha çok serbest piyasa ekonomisine dayalı ve ekonomi politikası içinde para arzına önemli bir yer veren, parasalcı görüşü ortaya atmışlardır. Parasalcı yaklaşım, aynı zamanda “çağdaş miktar kuramı” olarak da bilinir. Bu görüşte, maliye politikasının toplam talep üzerindeki etkileri sorgulanarak, para politikasının önemi vurgulanmıştır.

Monetaristler, bir ekonomideki istikrarsızlıkların temelinde, para arzındaki düzensiz dalgalanmaların yattığını ileri sürerler. Yani iktisadi krize, para politikasındaki başarısızlığın, 1929 Dünya Bunmalımı örneğinde özellikle 1929–1933 arasındaki parasal daralmanın neden olduğunu iddia ederler (Kindleberger, 1988: 171).

Parasalcılara göre parasal genişleme, kısa dönemde geçici olarak yüksek reel gelire yol açar. Ancak uzun dönemde artan para arzı, sadece enflasyon oranındaki yükselmenin belirleyicisidir. Kısa dönemde milli gelir artışı, uzun dönemde ise enflasyon şeklinde etki yapan para arzı artışı; ekonomideki enflasyona tepki olarak para otoritelerinin para arzını daraltmaları sonucunu doğuracak, bu da durgunluğa yol açacaktır. Özetle; temel iktisadi durgunluğun sebebi, parasal daralmalardır. Temel enflasyonist dönemlerin sebebi de parasal genişlemedir. Böylece, iktisadi dalgalanmanın temelinde uygulanan yanlış politikalar yatmaktadır. Dolayısı ile yanlış para politikaları uygulanmaz ise, ekonominin nispi olarak istikrara kavuşacağı söylenir. Monetaristler, iyi bir para politikasının, para arzında sabit bir artışa izin veren bir politika olduğunu savunurlar. Keynesyenlerin müdahaleci makro politikalarının, ekonomide istikrarsızlık yaratacağını, pür maliye politikasının dışlama etkisi nedeni ile ekonomi üzerindeki olumlu etkisinin az olacağını ileri sürerler. Sonuç itibari ile en iyi politika maliye politikası değil, iktisadi büyüme oranını temel alan, buna göre para arzını sabit ve istikrarlı bir oranda artıran para politikasıdır. Böylece, ekonomideki dalgalanmalar en aza indirilebilir ve fiyatlar genel düzeyinde istikrar sağlanabilir (Emsen, 2003: 101).

Ekonomik istikrarsızlıkları değerlendiren yeni klasik mikro iktisadi yaklaşım ise üretim ve istihdam düzeyindeki dalgalanmaların nedenini “rasyonel beklentiler” varsayımı ile açıklamaktadır. Bir diğer varsayımı ise “piyasa temizlenmesi” veya “denge fiyat” varsayımıdır. Bu varsayımlardan rasyonel beklentiler kuramına göre, kişilerin bugünkü davranışlarını belirleyen temel öğe, gelecekle ilgili temel beklentilerdir ve söz konusu beklentiler piyasanın iyi izlenmesi sonucu oluşur. Bu yaklaşım çerçevesinde karar birimleri, ekonomide beklenmeyen bir değişme olmadıkça fiyat düzeyini ortalama olarak doğru tahmin ederler (Ünsal, 2001: 212). Piyasa temizlenmesi ve denge fiyat varsayımı, temel olarak tam rekabeti esas alır. Rekabet koşulları altında piyasada denge sağlandığında, bu piyasa kendiliğinden temizlenmiş olur. Bu iki varsayımın kabulü durumunda, devletin üretimi ve istihdamı artırmak için para ve maliye politikalarına gerek kalmamaktadır. Gerekli ve doğru olan, aktif politikalar uygulamak değil, istikrarlı politikalar uygulamaktır (Emsen, 2003: 102).

1920’den günümüze kadar geliştirilen konjonktür teorileri incelendiğinde görülen o ki tartışmanın özü oldukça eskilere giden (örneğin Ricardo-Sismondi) temel bir soruya dayanmaktadır: Kapitalist piyasa ekonomisi kendi içinde istikrarlı mıdır, değilse bu istikrarsızlık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruya verilen yanıtlarda dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durumun (genişleme ya da daralma) oldukça büyük etkisi olmaktadır. 1920’lerden 1950’lere kadarki konjonktür teorilerinde hakim tema, kapitalist iktisadi sistemin kendiliğinden konjonktür dalgaları yaratacağıdır. Öte yandan, 1950’ler ve sonrasında dünya ekonomisinin oldukça istikrarlı denebilecek büyüme dönemlerinde konjonktür teorilerinin hakim teması, kapitalist piyasa düzenin kendi içinde istikrarlı olduğu, bunun ya iktisat dışı etkenlerle (savaş, iklim, nüfus, teknoloji) ya da iktisadi bağlantılarda görülen tesadüfi şoklarla bozulduğu düşüncesine dönüşmüştür (Zarnowitz, 1985: 544).

1970’lerde uluslararası finansal küreselleşme faaliyetlerinin yoğunluk kazanması ile pek çok GOÜ ve gelişmiş ülkede finansal krizler yaşanmaya başlanmış ve bu krizler içinde para krizleri önemli bir yer tutmuştur.

Yrd. Doç. Dr. Ömer Yılmaz

Yrd. Doç. Dr. Alaattin Kızıltan

Ar. Gör. Vedat Kaya

Atatürk Ünv. İİBF İktisat Bölümü

KAYNAKÇA

EMSEN, S. (2003), Ekonomik Krizler ve Türkiye Deneyimi, Beta, İstanbul.

FLOD, R. P. and P. GARBER (1984), “Collopsing Exchange-Rate Regimes: Some

Linear Examples”, Journal of International Economics, 17, pp: 1–13.

HABERLER, G. (19379, Prosperity and Depression, George Allen Unvin Ltd.,

Great Britain.

HAYEK, F. A. (1933), Monetary Theory and The Trade Cycle, Çev: N. Koldor

ve H.M. Croome, Augustus, M. Kelley Publishers, New York, 1966.

HAYEK, F. A. (1939), Prices, Interest and Investmet, George Rotledge and Sons

Ltd. Great Britain.

HUTCHISON, T.W. (1953), A Review of Economic Doctrines 1870–1929,

Oxford Clarendeon Pres.

IŞIK, S. ve S. TOGAY (2002), “Para Krizi Modellerinin Eleştirisi ve Uluslararası

Para Sisteminin Düzenlenmesine Yönelik Keynesyen Öneriler”, İktisat,

İşletme ve Finans, Yıl: 17, Sayı: 191, Şubat, ss: 31–53.

KAZGAN, G. (2004), İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, Remzi

Kitabevi, 11. Basım, İstanbul.

KEYNES, J. M. (1936), The General Theory of Employment, Interest and

Money, İnternet Adresi: http://cepa.newschool.edu/het/essays/keynes/

gtcont.htm, Erişim Tarihi: 10.01.2002.

KINDLEBERGER, C. P. (1988), “The Financial Crises of the 1930s an 1980:

Similarities and Differences”, Kyklos, 41(2), pp: 171–176.

KRUGMAN, P. (1979), “A Model of Balance of Payments Crises”, Journal of

Money, Credit and Banking, 11(3), pp: 311–325.

KRUGMAN, P. (1997), “What Happened To Asia”, İnternet Adresi:

http://www.mit.edu/people/krugman/, Erişim Tarihi: 17.04.2004.

MAILLET, J. (1983), İktisadi Olayların Evrimi, Remzi Yayınevi, İstanbul.

MARX, K. (1867), Kapital, Birinci Cilt, İnternet Adresi:

http://www.kurtuluscephesi.com/marks/kapc100.html, Erişim Tarihi:

17.04.2004.

MARX, K. (1946), Capital Vol. II, Introduction by GDH Cole, London.

OBSTFELD, M. (1984), “The Logic of Currency Crises”, Cahirers Economiques

et Monetaries, 43, pp: 189–213.

ÖZTÜRK, F. ve K. ÇAKMAK (2002), “Keynes, Krizlerin Dinamiği ve

Globalizasyon,” İktisat, İşletme, Finans, Yıl:17, Sayı: 190, ss: 11–33.

PASENTI, P. and C. TILLE (2000), “The Economics of Currency Crises and

Contagion: An Intraduction”, Federel Reserve Bank of New York

Economic Policy Review, 6, 3 (september), pp: 3–16.

RICARDO, D. (1821), The Principles of Political Economy and Taxation,

İnternet Adresi: http://socserv2.socsci.mcmaster.ca/%7Eecon/ugcm/3ll3/

ricardo/prin/index.html, Erişim Tarihi: 11.02.2005.

ROSIER, B. (1991), İktisadi Kriz Kuramları, Çev: Nurhan Yentürk, Birinci

Basım, İletişim Yayınları, İstanbul.

SACHS, J. and R. RADELET (1998), “The Onset of The Asian Financial Crises”,

Mimeo, Harvard Institute for İnternational Development.

SALANT, S. and D. HENDERSON (1978), “Market Anticipation of Government

Gold Policies and The Price of Gold”, Journal of Political Economy, 86,

August, pp: 627-648.

SAVAŞ, V. F. (1997), İktisadın Tarihi, Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları,

İstanbul.

SCHUMPETER, J. (1939), Business Cycles: A Theoretical, Historical and

Statistical Analysis of the Capitalist Process, İnternet Adresi:

http://cepa.newschool.edu/het/profiles/schump.htm, Erişim Tarihi:

10.01.2002.

SERİN, V. ve E. BASTI (2001), “Gelişmekte Olan Ülkelerde Görülen Finansal

Krizlere Getirilen Teorik Açıklamalar ve Türkiye Örneği”, Yeni Türkiye,

Kasım- Aralık, Yıl: 7, 2(42), ss: 1214–1224.

SKOUSEN, M. (2003), Modern İktisadın İnşası, Çev: M. Acar, E. Erdem ve M.

Toprak Birinci Basım, Liberte, Ankara.

STIGLITZ, J. (2002), Küreselleşme: Büyük Hayal Kırıklığı, İkinci Basım, Plan

B, İstanbul.

TUNCA, Z. ve G. KARABULUT (2001), “Küreselleşme, Kriz ve Türkiye”, Yeni

Türkiye Dergisi Kriz Özel Sayısı, 2(42), ss: 932–938.

ÜNSAL, E. M. (2001), Makro İktisat, 11. Baskı, İmaj Yayıncılık, İstanbul.

YALÇIN, A. (1991), İktisadi Doktrinler ve Sistemler Tarihi, Ankara.

YAY, G. G. (2001), “1990’lı Yıllardaki Finansal Krizler ve Türkiye Krizi”, Yeni

Türkiye, Kasım- Aralık, Yıl: 7, 2(42), ss: 1234–1248.

YAY, T. (1993), F. A. Hayek’te İktisadi Düşünce, Ezgi Kitapevi, Bursa.

YURT, E. (2000), “Finansal Sektörün Asya Krizi Üzerindeki Etkileri”, Banka ve

Ekonomik Yorumlar, 2, Yıl: 37, Şubat, ss: 3-41.

ZARNOWITZ (1985), Recent Work on Business Cycles in Historical

Prespective: A Review of Theories and Evidence, JEL 23, June, pp: 523–

580.